Hüsam el-Attar…

15 yaşında Filistinli bir genç.

İsrail’in saldırıları nedeniyle ailesiyle birlikte çadırda yaşamak zorunda.

Hüsam, diğer Gazzeli çocuklar gibi okuluna gitmesi, oyunlar oynaması gereken yaşta savaşın ortasında yaşam mücadelesi veriyor.

Zor şartlar, güçlü insanlar yetiştirirmiş. Hüsam, enkazlardan topladığı hurda malzemelerle, yaşadığı kampı aydınlatacak bir yel değirmeni üretti. Bu nedenle Gazze Şeridi’nde “Gazzeli Newton” lakabıyla tanınıyor.

Hüsam, bizim çocuklarımızla kıyaslarsak ne doğru dürüst bir okul yüzü görmüştür ne de özel hocalardan ders alabilme imkânı olmuştur. Abluka altında doğmuş, abluka altında büyümüş… Ömrünün son altı ayı bombardımanla geçmiş. Evinden, yurdundan edilmiş… Ailesinden, sevdiklerinden, arkadaşlarından kaç kişinin şehadetine tanıklık etmiştir bilmiyoruz. Hüsam, bu şartlar altında bir başarı hikâyesi yazıyor. Bu sırada dört dörtlük imkânlara sahip olan evlatlarımız ne yapmakla meşguller?

Hüsam’ın hikâyesi bize büyük bir hakikati hatırlatıyor:

“Zor zamanlar güçlü insanları; güçlü insanlar iyi zamanları, iyi zamanlar zayıf insanları; zayıf insanlar da zor zamanları yaratır!”

Savaşın ortasındaki Gazzeli çocukların dayanıklılığı ile bizim pamuklara sararak büyüttüğümüz çocuklarımızın arasında böyle bir fark var.

Bizler çocuklarımızın etrafındaki her türlü engeli tek tek kaldırıyoruz. Sanıyoruz ki bu, onları güçlendirecek. Zorlukla karşı karşıya kalmayan, bir tek problemi tek başına çözmeyen çocuklarımızın başarılı olacağını zannediyoruz. Kendi ellerimizle çocuklarımızın problem çözme yetisini ellerinden söküp alıyoruz.

Düşünsenize, bizim 15 yaşındaki Ahmet’imiz, 15 yaşındaki Meryem’imiz sabah sıcacık yatağından kalkıp okula gitmesi, derslerine çalışıp sınavlara hazırlanması, akşam tekrar sıcacık evine dönmesi gerekirken bir savaşın ortasında buluyor kendini.

Ne yaparlardı acaba?

Bağcığı bozulsa yapamayan evlatlarımız, bunca acıyla nasıl başa çıkar?

Hayır kelimesini bilmeyen evlatlarımız, akşam en sevdikleri yemeklerin değil de hayvan yeminden yapılmış ekmekle karın doyuracaklarını duysalar ne yaparlardı?

Ayağı taşa takılınca travma yaşamasından endişe ettiğimiz evlatlarımız, enkazın ortasında nasıl yaşayabilirdi?

Bir 15 yaşındaki Hüsam’a bakalım, bir de her türlü imkânı önüne serip tüm engelleri önünden kaldırdığımız çocuklarımıza…

Mantıken icatlar yapan, insanlığa faydalı işler ortaya koyması gereken bizim çocuklarımız olması gerekirdi değil mi? Fakat bizim çocuklarımız da başka bir savaşın ortasındalar.

Her türlü imkânı önlerine serip daha çok ders çalışsın diye odalarına kapattığımız çocuklarımızın zihni, ellerindeki akıllı makineler vasıtası ile işgal ediliyor. Gazzeli çocuklar, yokluğun ortasında yaşam mücadelesi verirken bizim çocuklarımız varlığın ortasında zihinlerini koruma mücadelesi veriyorlar.

Peki ümmetin çocukları bu haldeyken biz ne yapıyoruz?