Zihni bir karmaşanın içinde debelenip duruyoruz. Doğruları, iyi ve güzelleri ifade etmenin en zor olduğu bir zaman.  Sağlıklı düşünme ortamı iyice yitti. Ne söylerseniz söyleyin, nasıl bir hamlede bulunursanız bulunun yerini bulmuyor.

1980 sonrasında sağ-sol çatışmaları bittiğinde insanlar birbirini daha iyi anlamaya başladı. Yakınlaşmalar oldu. Farkında olunmadan bir başka düzlem belirdi. İdeolojik kavgaların bittiği düşünüldü. Spor ve cinsellik öne çıkarıldı. Hesapta olmayan, düşünülmeyen bir durum belirdi. İslâmî düşünce geleneğindekilerle, solcular bir arada oturup kalkmaya başladılar. Bu yakınlaşma daha çok edebiyat ve düşünce çevrelerinde oldu. Faili meçhul cinayetlerle kimi aydınlar öldürülüp ortadan kaldırılırken birden yeni bir travma belirdi ve ayrışma süreci başladı. Özellikle Uğur Mumcu nun öldürülmesi bardağı taşıran damla oldu. İslâmi düşünce geleneğindekilerin Uğur Mumcu ile bir alıp veremediği yoktu. Üstelik kimi önemli konularda ortak yanlar bile vardı. Katli İslâmcılara mal edildi, bu tuttu da. Ankara sokaklarında "Kahrolsun şeriat!" diye bağırıldı. On binlerin bu keskin tutumu bir karşı tepki oluşturdu.

Türkiye maalesef psikolojik yönetiliyor. Aklın ve bilincin devrede olmadığı bir durum. Buna bağlı olarak bu aydınların ölümlerinin İslâmcılara mal edilmesi nefretin derinleşmesini sağladı. Onlar "Kahrolsun şeriat", "Şeriatçılar İran a" ya da "Arabistan a!" denildikçe karşı taraf gardını almak durumunda kaldı. Bu cinayetlerin esrarı çözülebilinmiş değil. Hatta zaman zaman kimi belgeler ortaya konulmasına rağmen henüz bu durum netleşmiş değil. Aslında konu üzerinde kafa yoranlar nedenlerini biliyorlar. Tabii öyle bir düzlemde bulunuyoruz ki doğruları ne kadar ortaya koyarsanız koyun, toplum psikolojisinde artık soyut ayrışma derinleşmiş, bir araya gelinemeyecek olmuş. Ulusalcılar varlığını "Kahrolsun şeriat" üzerine kurgulamış bir kere, bunun önüne geçmek o kadar zor ki. Stratejistlerin bu mayası tuttu. Onlarca yıl uğraşılmış olsaydı bu durum elde edilemezdi. Psikoloji ile yönetilen bir ülkede artık bunu düzeltmenin olanağı ortadan kalkıyor.

AKP ile Saadet Partisi bir arada düşünülmeyecek kadar birbirine uzaktırlar. Tabanların zihinleri karışıktır. Çünkü psikoloji onları da kuşatmış durumda. İslâmi diye nitelenen radikal gruplar bile Amerikancı ve İsrailci bir AKP ili birliktedirler. Ne tuhaf bir durum değil mi Bir önceki yazımızda niçin AKP ile aynı düzlemde olmayacağımızın üzerinde durduk. Örneğin AKP ile ulusalcılar 10. Yıl Marşında bir düzlemdedirler. Amerika, AB politikasında da aynı düzlemdedirler. İsrail konusunda da. İsrail Dostluk grubunda aynı çatının altında birlikte idiler. Abede Kuzey Irak a girmeye izin verdiğinde Deniz Baykal kendinden geçmiş mest olmuştu. Asker çekilince birden nevri döndü. Saadet Partisi dışında gerek İsrail, Amerika ve AB konusunda tavrı belirgin olan var mı Var elbette. Çünkü onların hepsi aynı düzlemdedirler ve hatta birbiriyle yarışıyorlar. Öyle ise kavga nedir Asıl sorun budur.

Kahrolsun Şeriat diye bağıran ulusalcılar, Amerikancı değil midirler AB konusunda AKP ile Mesut Yılmaz veya diğerleri arasında ne fark var. Bugün AKP değil de Deniz Baykal iktidarda olsa AB konusunda ne değişir İşte bu zihni karmaşayı ortadan kaldırmak o kadar zordur ki.

Oligarşik ittihatçı bürokrasi insanlar üzerinde şiddetli bir baskı oluşturuyor. Bu baskı ise özellikle İslâmi diye nitelenen tabanı arayışlara itiyor. Seçeneksiz bırakıyor. Bu sefer de özgürlük ve hak arayışını AB kapılarında arıyor. Bu, bile isteye oynanan bir oyun.

Ulusalcılar dine hakaret ediyor ve bunu giderek şiddetlendiriyorlar. Amerikancı AKP ile Milli Görüş ü birbirine karıştırıyorlar. AKP ye baskı kurulurken ve hatta hakkında açılan kapatma davasında bile Milli Görüş neden gösteriliyor.

AKP önce AB, Amerikancı ve İsrailci oldu, şimdi ise 10. Yıl marşçı oldu.  Bir tek Milli Görüşçü olmuyor, olamıyor. Sorun burada.

Fakat olan bu millete oluyor. Kamplaşma giderek derinleşiyor. Aynı ailenin çocukları bile birbirine keskin bakışlar fırlatıyor. Uçurum büyüyor.