Derdim Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” tezini haklı çıkarmak değil. Ancak kurgulanmış bir çatışmanın ötesinde, konunun esasını da atlamak istemem. Aslında Batı dünyasına genel hatlarıyla mevcut kimliğini kazandıran, ikinci bin yılın başından itibaren oluşan Selçuklu ve Osmanlı yani Müslüman karşıtlığıdır. Türklerin Anadolu’ya ilk adım atmasının ardından Haçlı Seferleri’nin başlatılmasının gerekçesi de budur. Ortaçağ’ın son bulduğu yeni bir çağın açıldığı dönem Batı dünyasında şok etkisi yapmıştır. Batılılar en büyük yenilgiyi İstanbul’un fethiyle almıştır. Yani bu fetihle ortaya çıkan yeni dönem ve koşullar Avrupa’nın “öteki” tanımlamasındaki ana belirleyici sonuçtur. Günümüz dünyasını anlayabilmek için bu tarihi arka planı mutlaka dikkate alınmak zorundayız. Geçtiğimiz ay 100 yaşında vefat eden Osmanlı tarihinin büyük üstadı Halil İnalcık Hoca bunu “Batı, İstanbul’un fethini ve Ayasofya’yı hiçbir zaman unutmadı” diyerek ifade etmişti. Yani kimlikleri oluşturan kodları tarihi süreçte yaşananlar şekillendiriyor.

Bugün Batı dünyası ile aramızda yaşanan her bir sorunun kökleri işte bu tarihi tecrübelere dayanıyor. Bu gerçekler yokmuş gibi, bu durumun aksine, AB ile bütünleşmeyi ana stratejik hedef haline dönüştürmek yapılabilecek en büyük hataydı ve biz bu hatayı yaptık. Oysa farklı toplumlar olarak yaşayabilmenin altyapısını oluşturmak üzerine kafa yormalıydık. Şimdi en küçük mesele bile aramızda büyük bir sorun haline dönüşebiliyor. İki farklı toplum olarak yaşama mücadelesi vermek varken, yarım asırdan beri kendimizi Avrupa’ya kabul ettirmeye çalışıyoruz. Bu realiteye rağmen AB’den, ABD’den hâlâ bizim için doğru işler yapmalarını bekliyoruz. Daha dün denilebilecek bir tarihte Kurtuluş Savaşı verdiğimiz bir dünyadan bugün, bizi anlamalarını ve yanımızda olmalarını istiyoruz.

Meclis bombalanmış, Genelkurmay Başkanlığı kuşatılmış, devletin en kritik binaları ateş altına alınmış, 240 insanımız şehit olmuş, binlerce insanımız yaralı ve biz AB, ABD hâlâ neden bunları görmek istemiyor diye şikâyet ediyoruz. Bunları da görmeyeceklerse, daha neyi gördüklerinde ikna olacaklar diye söyleniyoruz. Şaşırmaya gerek yok, bu tavırları gayet normaldir. Çünkü bizler onlar için “öteki”leriz. “Öteki”lerin yaşam hakları bile tartışmalıdır. “Öteki”lerin haklı çıkmaları diye bir durum söz konusu olamaz. ”Öteki”ler haddini bilmek zorundadır, yoksa gereğini yapmak onlar için çok kolaydır!

Avusturya’da bir gazete Viyana Havaalanı’ndaki reklam panosunda Türkiye’yi pedofiliye izin vermekle itham ediyor. Gelen tepkileri ise “Avusturya’da basın özgürlüğü var” açıklamasıyla cevaplıyor. Hakareti bile özgürlük gibi takdim ederken, alttan alta sizden intikam alıyor ve aslında size yalan yanlış hezeyanlarla “öteki” olduğunuzu hatırlatıyor. İsveçli bakan araştırmadan, anlamadan iddiayı doğru kabul edip Twitter hesabından duruma müdahil! oluyor. Batıda İslamofobi her geçen gün artıyor. Bunca maddi zenginlik ve güce rağmen, Batılılar psikolojik sorunlarla boğuşuyor. Gözyaşı ve kan üzerine bir düzen inşa ettiler. Düzen devam etsin de ne olursa olsun diyorlar. ABD Dışişleri Bakanı gerçek yüzünü gösterip, 15 Temmuz gibi hain bir girişim sonrasında “Türkiye’nin NATO üyeliği riske girebilir” şeklinde bir açıklama yapıyor. Sanki nasıl olur da bu kalkışma başarılı olmaz diye tehdit diline sarılıyor. Sonra da maskesini takınıp açıklamayı düzelterek bizlerden kendilerine inanmamızı bekliyor. 

Peki, bütün bu farklılıklara rağmen nasıl bir arada yaşamayı başaracağız? Aslında bu sorunun cevabı gayet net. “Öteki” içinde bulunduğu bunalımdan çıkışı, diğerinin kanatları altına sığınmakta aramayacak. Kendisi olacak. Başkalaşmayacak. Hak denildiğinde akan suları durduracak. Batıdaki insanın da, doğudaki insanın da hakkını teslim edecek. Mazlumun ve hak sahibinin kimliğine bakmayacak. Kimseye boyun eğmeyecek. Bencillik yapmayacak. Empati kurabilecek. Adaleti esas alacak ve sonuçta diğerini istemese de yeni düzene evet demek zorunda bırakacak. Başka çözüm yok.