Son 1,5 yıldır sürdürülen “terörsüz Türkiye” başlığı altındaki tartışmalar kamuoyuna yeni bir devlet politikası gibi sunuluyor. Elbette terörün bitmesi milletimizin ortak arzusudur. Hiç kimse kırk yıldır bu ülkenin evlatlarını toprağa veren bir sürecin devamını istemez. Ancak tam da bu noktada sorulması gereken bazı temel sorular vardır. Çünkü mesele sadece silahların susması meselesi değildir; mesele silahların susması karşılığında neyin konuşulduğu, neyin değiştirildiği ve Türkiye’nin hangi istikamete yönlendirildiği meselesidir.

Bugün “terörsüz Türkiye” söylemi yeni gibi anlatılsa da bu sürecin temelleri bugün atılmamıştır. Türkiye’nin 15 Ağustos 2000 tarihinde DSP–MHP–ANAP koalisyon hükümeti döneminde imzaladığı ve 4 Haziran 2003 tarihinde AK Parti hükümeti döneminde TBMM’de kabul ederek yürürlüğe koyduğu, kamuoyunda “İkiz Yasalar” olarak bilinen Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ile Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi bu tartışmaların hukukî zeminlerinden biri olarak yıllardır gündemdedir. Dikkat çekici olan husus şudur: Türkiye Cumhuriyeti’nin önceki hükümetleri bu sözleşmeleri uzun yıllar boyunca imzalamamış, özellikle “halkların kendi kaderini tayin hakkı” gibi maddelerin doğurabileceği sonuçlar nedeniyle temkinli bir yaklaşım sergilemiştir. Ancak 2000 yılında DSP–MHP–ANAP koalisyonu döneminde atılan imza ve 2003 yılında AK Parti hükümeti döneminde yapılan onay süreciyle birlikte Türkiye açısından yeni bir dönemin kapısı açılmıştır. Bu süreç partiler üstü bir yönelim olarak yıllardır adım adım ilerletilmektedir. Ve daha da önemlisi; mesele, maalesef emperyal projelerin Türkiye’de zamanla devlet politikası hâline getirildiği bir dönüşüm sürecidir.

Whatsapp Image 2026 04 05 At 19.47.02

İkiz Yasaların en çok tartışılan yönlerinden biri “halkların kendi kaderini tayin hakkı” ifadesidir. Uluslararası hukukta teknik bir kavram gibi sunulan bu ifade, sahada çoğu zaman yerel özerklik tartışmalarının, federatif modellerin ve bölgesel yönetim taleplerinin önünü açan bir içerik taşımaktadır. Ortadoğu’nun son otuz yılı bu kavramların nasıl uygulandığını açıkça göstermektedir. Irak’ta yaşananlar ortadadır, Suriye’de yaşananlar ortadadır, Balkanlar’da yaşananlar ortadadır. Bugün aynı kavramların Türkiye üzerinden yeniden tartışılması tesadüf değildir.

Nitekim Cihat Yaycı Paşa da Milli Gazete’de yayımlanan değerlendirmelerinde Türkiye’nin üniter yapısını etkileyebilecek bölgesel projeler ve dış kaynaklı stratejik yönlendirmeler konusunda dikkatli olunması gerektiğini özellikle vurgulamaktadır. Benzer şekilde Graham E. Fuller tarafından yıllar önce ortaya konulan değerlendirmelerde yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, kimlik tartışmalarının anayasal zemine taşınması ve Türkiye’nin idari yapısının yeniden tartışmaya açılması gibi başlıkların gündeme getirilmiş olması, bugün yürütülen tartışmaların yalnızca güncel bir güvenlik politikası olarak değil, uzun vadeli bir stratejik çerçeve içinde değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.

Whatsapp Image 2026 04 05 At 19.47.03

Bu nedenle bugün yürütülen “terörsüz Türkiye” söylemini yalnızca bir güvenlik politikası olarak değerlendirmek eksik bir bakış olur. Çünkü Ortadoğu’da son otuz yılda yaşanan gelişmelere bakıldığında Irak’ın kuzeyinde oluşan yapı, Suriye’nin kuzeyinde ortaya çıkan fiilî durum ve İran ile Türkiye’yi de içine alan bölgesel tartışmalar bir arada değerlendirildiğinde, bölgede uzun süredir konuşulan ve kamuoyunda “dört ayaklı Kürdistan” olarak ifade edilen jeopolitik senaryoların adım adım tartışmaya açıldığı görülmektedir. Bu nedenle bugün “terörsüz Türkiye” başlığı altında yürütülen sürecin yalnızca silahların susmasıyla sınırlı bir güvenlik meselesi mi olduğu, yoksa Türkiye’nin idari yapısını ve bölgesel konumunu etkileyebilecek daha geniş kapsamlı bir stratejik dönüşümün parçası mı olduğu sorusu milletimizin zihninde haklı olarak karşılık bulmaktadır.

Bugün bazı çevreler “terörsüz Türkiye” söylemini yeni bir siyasi açılım gibi sunmaktadır. Ancak şu soruyu sormadan ilerlemek mümkün değildir: Eğer bir siyasi liderin “Gelsin TBMM’de konuşsun ve terörü bitirdiğini ilan etsin” demesiyle gerçekten terörsüz bir Türkiye mümkün olabiliyorsa, millet olarak şu soruları sormak zorundayız: Neden 50 bin insanımızı kaybettik? Neden milyarlarca dolarımızı terörle mücadele için harcamak zorunda kaldık? Ve bugün “terörsüz Türkiye” diyenler geçmişte bu ateşe neden benzin döktüler? Neden kendileri dışındaki herkesi kolayca “terörle ilişkilendirerek” siyaset alanını daralttılar? Eğer terör bir cümleyle bitirilebilecek bir mesele idiyse, milletimize kırk yıl boyunca ödetilen bu ağır bedelin hesabını kim verecektir?

Whatsapp Image 2026 04 05 At 19.47.02 (1)

Benim yıllardır söylediğim bir gerçek var: Türkiye’de terör meselesi yalnızca bir güvenlik meselesi değildir; aynı zamanda uluslararası güç dengeleriyle doğrudan bağlantılı bir jeopolitik süreçtir. PKK’nın ortaya çıkışı da, gelişimi de ve bugün gelinen noktadaki tartışmalar da bu çerçeveden bağımsız değerlendirilemez. Türkiye’de uzun yıllardır dile getirilen bir başka önemli değerlendirme de PKK’nın kuruluş sürecinde ABD ve NATO’nun bölgedeki stratejik hesaplarının etkili olduğu ve Türkiye’de bu yapılarla irtibatlı gayriresmî unsurlar üzerinden kirli operasyonların yürütüldüğü yönündeki iddialardır. Bugün aynı çevrelerin “terörsüz Türkiye” söylemi üzerinden yeni bir algı oluşturarak nihai hedef olarak Irak, Suriye, İran ve Türkiye hattını kapsadığı ifade edilen dört ayaklı Kürdistan senaryosuna doğru yeni hamleler yapıp yapmadığı sorusu da ister istemez milletimizin zihninde yer etmektedir.

Türkiye’nin meselesi sadece terörün bitirilmesi değildir. Türkiye’nin meselesi nasıl bir devlet olarak kalacağı meselesidir. Bu nedenle milletimizin kırk yıl boyunca ödediği ağır bedellerin hesabı verilmeden yapılan hiçbir “terörsüz Türkiye” söylemi toplumsal vicdanda karşılık bulmayacaktır.