Ne farkı var diyenler olabilir. Sonuçta terör ayrılmaz

bir parçanız. Ha alışmışsınız, ha alıştırılmışsınız. Aslında öyle değil.  Alışmak ve alıştırılmak arasında büyük fark

var. Birisi etken, diğeri edilgen. Birisinde irade sizin elinizde diğerinde

başkalarının. İşte Türkiye 30 yılı aşan bir zaman diliminde böylesine bir

paradoksla boğuşuyor. Alışmak ve alıştırılmak arasındaki çizgide gidip geliyor.

Uzun yıllar kimlik reddi, inkâr ve dayatmacı politikaların baskın olduğu

dönemleri yaşadık. Hatta bu ret dönemleri öylesine zirve yapmıştı ki,

kart-kurt safsataları çok matah bir şeymiş gibi dile bile getirilebiliyordu.

Evet, ortada bir sorun vardı. Sorun yeni miydi Hayır! Çok öncelere dayanan, o

veya bu gerekçeyle oluşmuş kökleri vardı.

Derken köprünün altından çok sular aktı. AK Parti iş

başına geldi. Yıllarca baş ağrısı problemlerin çözümü için radikal adımlar

atacağını iddia etti. Kazan-kazan diye bir strateji politikaların merkezine

oturdu. Sorunları örtmek çözüm değil, üstüne üstüne gidelim diyerek oldukça

cesur! adımlar attılar. 2004 yılında açıklanan AB İlerleme Raporu nda bu durum

resmen gözümüze sokuldu. AB raporda,  Kürtler ve Aleviler azınlıktır diyerek el bombasının pimini çekip

aramıza bıraktı.

İktidar attığı yanlış adımlarla, sorunun çözümünü bizim

avuçlarımızdan alıp, Brüksel in, Paris in, Berlin in, Newyork un kucağına atmış

oldu. Şimdi buradan bir çıkış arıyoruz.

Yapılan operasyonlar elbette desteklenmeli. Çünkü sonuç

böylesine endişe verici bir boyuta ulaşmış ve iş doğrudan emniyet güçlerine

kalmış ise, buna kim sebep oldu sorusunun yeri ve zamanı en azından şimdi

değildir. Ancak bu süreç bile yürütülürken ısrarla hata üstüne hata yapılıyor.

Teröre karşı birlik mesajları yerine ayrıştırma dili tercih ediliyor. Hain,

terörist, terör işbirlikçisi gibi suçlamalar çok rahatlıkla, uluorta dile

getirilebiliyor. Bu yanlıştır.

Ayrıca bugün terör örgütünün siyasi kanadı olduğunu

kendisi de reddetmeyen partiye oy verenlerin içinde bile, bu kanlı eylemlerden

rahatsız olanlar, itiraz edenler var. Bu sürecin kan akıtmaktan başka bir

sonuca gitmeyeceğini bilenler var. Bu durumda yapılması gereken, insanları

örgütün yanında sabit kılmak, oraya itmek değil onların doğru sorgulama

yapmalarını sağlamaktır. Bu yaklaşım örgütü yalnızlaştırır. Yani demem o ki, iç

barış temin edilmeden terörle mücadele yapılamaz.

Eğer bu dilde, bu üslupta ısrar edilirse asıl tehlike o

zaman bizi bulur. Bu anlayışla terörle yaşamaya alıştırılmış oluruz. Bu da

bugün Suriye de, Libya da, Irak ta yaşananları doğrudan ülkemize taşımak gibi

bir sonucu getirir. Oysa alışmak direksiyona geçmek demektir. Soruna aynı

noktadan bakabilmeyi temin etmek demektir. Batılılar herhangi bir terörist

eylem ile karşılaştıklarında, halklarını aynı noktada buluşturabiliyorlar. Biz

ise saldırılardan dolayı yükselen tansiyonu dikkate almadan, toplumu

ayrıştırmakla meşgulüz.

Sıkıntılı bir sürecin içindeyiz. Sistem kendi

sigortalarını oluşturamıyor. Bu durumun yürütmenin şekli ile de doğrudan ilgisi

yok.  Akl-ı selime davet edecek bir yapı

gerekiyor. Bu hayati mücadelede, herkesin sırtını dayayıp teröre karşı bir ve

beraber hareket edeceği bir anlayışa ihtiyaç var. Her türlü sorunların

üstesinden gelinebilir. Ancak zihinsel kopuşların tamiri uzun ve meşakkatli bir

süreçtir. Ya bendensin, ya da değilsin anlayışı ancak nefisleri tatmin eder,

sizi destekleyen halk kitlelerinin peşinizden gelmesini sağlar. Hedefiniz

sadece bu olursa kopuşları tetiklersiniz ve her an bir oldubitti ile karşı

karşıya kalabiliriz. Evet, terörle yaşamaya alışalım. Alışalım ki, bu durum

çözüm için iradeyi avucumuza almamızı sağlasın. Aksi takdirde alıştırılmak

demek sonu belli olmayan bir tünele girmek demektir.