Ayağında Kundura Kundurasında Numara
Beyoğlu İstiklal Caddesi’nde bir terör katliamı yaşadık. Önleneceğine inanılan ve yürek yakan, ocaklara ateş düşüren bu saldırıdan sonra yapılan/yazılan resmi ve gayri resmi sözlerin/yazıların bir özetiyle başlamak istiyoruz; tedailer/çağrışımlar dünyasına.
Kendilerini, vatanı müstevlilere ve işbirlikçilerine karşı savunanlar olarak tanımlayan yandaş medya elemanlarından biri muhalefeti suçlamaya şöyle bir cümle ile başlamış:
“Terör eylemini kınadılar, terör örgütü PKK/YPG ismini zikretmediler.”
Nasıl bir kınama cümlesi duymak istiyorsanız muhalefet mensuplarından, yazın verin, demeyi de, hayalini de zül sayar muhalif insanlar; o acıların tekrarını hiç istemeyeceklerinden. Bunu bari bilseler ya.
Terör örgütünün ismini zikretmek neden gerekli veya suçlanmamak için şart olsun. Terör örgütleri adlarını duyurmak, konuşulmak, muhatap alınmak için yapmıyorlar mı o katliamları?
“İşte teröristin İstanbul’a geliş rotası” başlığı altında yürüdüğü yolları ve verdiği molaları dakika dakika tefrika eden yandaş basına, bu bilgilere, teröristin yakalandıktan sonra ifadesi alınırken itiraf etmesinden çok önceki zamanlarda erişmek neden mümkün olmadı; sorusunu yöneltmek var ama, biliriz ki onlar da Sayın Soylu’nun ardından gidiyorlar.
Patlamanın yaşandığı bölgede incelemelerde bulunan İçişleri Bakanının, mesajlaşma vurgusuyla ifadelendirdiği “Yakalamasaydık Yunanistan’a kaçacaktı” açıklaması, başarıyı yeteri kadar öne çıkarıcı bir cümle değil.
Yakalamasaydık–yakalayamasaydık gibi emniyet gücümüze çok ters düşecek bu şıklar, ihtimal hesaplarına dahi girmezken, saldırının kaçmakla biteceğini söylemek de güven ölçülerimize uymasa gerek... Ülkemizin kolay girilen/gelinen ve kolay çıkılan/kaçılan bir yerdeliğinin itirafını andırıyor daha çok bu savunma şekli.
Ağustos ayının sonlarında, partisi AKP’nin bir toplantısında, dinleyenleri morallendirme maksadıyla söylenmiş bir Sayın Soylu cümlesi, İstiklal saldırısından sonra tekrar hatırlandı, gündem oldu.
“Teröristleri ayakkabı numaralarına kadar biliyoruz.”
Neden ayakkabı numarası? İz mi bırakıyorlar, yoksa terörist ayakkabısından mı belli oluyordu? Başına bakarak tanımaya çalışsaydık, dost mu sanılacaktık?
Terörü bilmediğimiz yıllarda, 60’ların sonu olmalı, bir emniyet mensubunun başarısını, zanlının ayakkabı numarası üstünden yazmıştı gazeteler.
Bir petrol istasyonundan varillerle yakıt çalan kişinin, kardaki izlerinden 44 numara ayakkabı giydiğini tespit eden görevli emniyet mensubu, civar kahvehaneleri yoklayınca bulup çıkarmıştı, başka iz bırakmayan o kişiyi.
Teröristleri ayakkabı numaralarına kadar bilmek...
Yeni bin yılın ilk çeyreğinde bir İçişleri Bakanı bu iddiada bulunurken, keşif ve tespit orijinalliğini ona verecek, patent ve kullanım hakkını adına mı tescilleyecektik?
Hayır!
Sayın Soylu’nun doğduğu yıllarda İçişleri Bakanlığı yapan efsane isimlerden Dr. Faruk Sükan, komünizan faaliyetlerde bulunanları kastederek,
“Biz, onların nefes alışlarını takip ediyoruz!” demişti (Telefon teknolojisine hep uzaktılar. Millî Gazete – Necati Tuncer – 05.06.2008- O iddia ile ilgili bir başka yazıdır bu.)
Nefes alışlarına kadar takip etmek, ayakkabı numarasını bilmekten daha modern ve yüreklendiriciydi. Hem ayakkabıların, “Giydikçe açılır” satıcı garantisiyle ya da “Gelecek sene de giyersin” ekonomik hesabıyla alınma ihtimali de var.
Nefes alışlarına kadar takip edilenlerin, durup kendilerini gözden geçirdiklerine ve daha tedirgin bir yaşantı sürdürdüklerine o günlerde çok kişi şahit olmuştu.
İçişleri Bakanının doktor olması, nefes almayı önemsetiyor veya takip edilenlerin sağlıklarını korumak da devletimizin görevidir, gibi çok nükte yayılmıştı kulaklara hatta.
Kavafiye dükkanları tarih olmuşken, emniyet kayıtlarına yazılmayan ayakkabı numarası neden tercih edildi mesaj okuma ve mesaj verme konusunun da uzmanı bir İçişleri Bakanınca? Bilmemiz zor.
Tarihin Yazdığı en eski devlettir TÜRKİYE
Olay mahallinde buyurduğu “Türkiye eski Türkiye değil. Bunu herkes böyle bilsin” cümlesiyle, mesaj verme konusunda, konumu dolayısıyla önde sayılan Cumhurbaşkanı Yardımcısı Sayın Fuat Oktay’ı duyduğumda, herkesten ayrı durmayan benim hayalime, eski Türkiye’nin leyl-i meccani mektep hikayelerinde yaşayan falakanın ucundan tutan çocuk gerçeği, uslub-u beyan çağrışımıyla geldi, kuruldu.
Türkiye, Türkiye olarak ilelebet kalsın.
Ömrünün yarım asırlık kısmı eski tanımlı Türkiye’de geçmiş Sayın Cumhurbaşkanı’nın akranları eski insanlar olarak böyle dua etmek düşer bize şimdi.
Bir o yandan, bir bu yandan. İşte böyle.
Uyuşturucu ile Mücadelenin de Kayıtları Vardır
Nüfusumuzun 19 milyon olduğu 2. Dünya Savaşı’nın bitiminden hemen sonra, 1946 yılında, zamanın Cumhurreisi İnönü diyor ki:
“Uyuşturucu maddeler iptilasından cemiyetleri, milletleri kurtarmak fen ve siyasal adamları için esaslı ödevdir.”
Bir başka sert ve keskin cümleleri daha var merhum İnönü’nün; onu da yazmışlar kitabın başına.
“Uyuşturucu maddeler mücadelesini bir şuur meselesi olarak takip ediyoruz. Uyuşturucu maddeler kaçakçılarını cemiyet için, insanlar için, en aşağı, en tehlikeli insanlar olarak takip ediyoruz.”
İdarecilerin sert ve kesin kararları almasından çekinmeyeceklerine inananlar ve alınan sıkı tedbirleri görenler, “Salgın” daha başında söndürüldü diye yazdılar o günlerin tarihini.
Salgın, savaş sonrası Avrupa’yı kıvrandıran uyuşturucu belası.
“Uyuşturucu maddeler bir kişinin sağlığı kadar bütün bir toplumun da iç düzenini bozar, gidişini aksatır. Zararlarını yalnız yaşayanlara değil, gelecek nesillere kadar uzatır.
Uyuşturucunun zararlarını azaltmak, ruh ve bedence sağlam bir nesil yetiştirmek için bu düşmanları iyi tanımak, ona göre bilgiye dayanır çevreli ve kesin bir savaş açmak gerektir.
Bu maddelerin zararlarını okuyup öğrenen, bu yolla bilgi ve görgü edinen genç; bunlardan korunmanın yolunu da kendiliğinden öğrenir. Günün birinde kendisine uzatılan aksırık tozunu veya içki kadehini sertçe ve düşünmeden reddeder. Bilir ki, kadeh içindeki zehir, soyunun ve sağlığının baş düşmanıdır. O düşmanı tanıyınca hayat yolunda alnı açık, güçlü adamlarla yürür.”
“Alınan sıkı tedbirlerin yanında, sinir ve akıl hekimlerimizin gençliği aydınlatan konferans ve yayınlarından” birinden alıntıladığımız bu yazı, Yeşilay’ımızın başkanlığını da yapan Ord. Prof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay’ın, Milli Eğitim Bakanlığı’nca bastırılan “Sağlık düşmanı keyif verici maddeler” kitabındadır.
“Uyuşturucu madde kaçakçıları için konulmuş ceza hükümlerini artırarak ve sertleştirerek zehir kaçakçılarına göz açtırmamak da milli bir ödevdir. ”Tavsiyesinin de yazıldığı kitapta dikkatimizi çeken bir cümle daha vardı.
“Bir kaç defa hastahanede yattığı halde durumlarını düzeltmemiş olanları İmralı Kampına benzeyen kamplarda uzun yıllar ayırt etmekten iyi sonuçlar alınabilir.”
Senesini ve nüfusunu yazdığımız Türkiye’mizin “Eski” sayıldığı zamanlarında uyuşturucu ile mücadelenin nasıl yapıldığına dair bir fikrimiz olsun istedik.
“Yeni” Türkiye’mizin “Uyuşturucu satıcısını bulduğunuz an ayaklarını kırın” emrini veren Sayın Bakanı’nın TBMM’deki son cümlesini de duyurdu haber kanalları.
“Uyuşturucu ile mücadelenin en parlak zamanlarındayız.”
