Allah-ü Teâlâ, insanı yaratmak istediği zaman, “Meleklere: ‘Muhakkak ben yeryüzünde (benim emirlerimi tebliğ ve infaza memur) bir halife yaratacağım’ demişti; melekler, orada bozgunculuk yapacak, kan akıtacak birini mi var edeceksin? Oysa biz seni yüceltiyor ve seni devamlı takdis ediyoruz dediler. Allah, ‘Ben şüphesiz sizin bilmediklerinizi bilirim’ dedi” (Bakara 30). Ayetin devamında Allah’ın meleklere, insana saygı göstermesini istediği, meleklerin saygı secdesi yaptığı ancak şeytanın kibrinden saygı göstermediği anlatılmaktadır.
Şeytan, Allah’ın emrine karşı gelerek, Hz.Adem’e saygı göstermeyerek şerrin ve bâtılın simgesi olmuştur. Hz. Adem’in yeryüzüne indirilişinden sonra oğullarından Habil hakkın, Kâbil ise bâtılın yanında yer aldı. Habil ve Kâbil’le başlayan hakk ve bâtıl mücâdelesi asırlardır devam etmektedir.
Son ve mükemmel din İslâm’ın Hz. Muhammed aleyhisselamla yeryüzünde yayılmaya başlamasından sonra hak ve bâtıl mücâdelesi daha da şiddetlenmiştir. Peygamber Efendimizin (s.a.v.) Müslümanların istiklâl ve hâkimiyetini tesis ile âleme nizam ve adalet dağıtmak için “Hicret”le birlikte Medine’de “İslâm Devleti”ni kurmasından sonra Müslümanlar, İslâm’ın üstünlüğüne ilâveten, izzet üstünlüğünü de ele geçirerek bâtıl karşısında izzet ve şereflerini korumuşlardır.
Peygamber Efendimizden (s.a.v.) sonra dört halife döneminde bâtıla karşı galebe çalınmış, dönemin iki süper gücü Bizans ve Sasani İmparatorluğu bozguna uğratılmıştır. Dört halife dönemi ve sonrasında önemli başarılar elde eden Müslümanlar, 7’inci yüzyılda Afrika’nın tamamını ele geçirmiş, 9’uncu yüzyılda Türkistan’a kadar ulaşmıştır. Karahanlılar’ın İslâm’ı kabulüyle Türkler, İslâm’la şereflenmiş; kurdukları devletlerle adaleti tesis etmiştir. Selçuklular döneminde Bizans’ı bozguna uğratarak Anadolu’nun kapılarını açan Türkler, Osmanlı döneminde üç kıtaya hâkim olmuştur.
Fethettikleri topraklara adaleti ve refahı götüren Osmanlı Devleti, hiçbir zaman sömürgecilik faaliyetinde bulunmamış, fethettikleri bölgelerin yeraltı ve yerüstü zenginliklerine musallat olmamıştır. Bâtıl ise mazlum coğrafyaların yeraltı ve yerüstü zenginliklerini sömürgecilik vasıtasıyla elde ederek sanayileşmiş ve maddi refahı elde etmiştir.
Bâtılın sömürgecilik vasıtasıyla maddi gücü elde etmesinden sonra hak ve bâtıl mücâdelesindeki denklem bâtıldan yana güçlenmiş ve son 250 yıldır bu denklemde ezilen, zulme uğrayan ve bâtıl karşısında çare ve çözüm üretemeyen bir İslâm dünyası fotoğrafı ortaya çıkmıştır.
İslâm coğrafyasının koruyucusu Osmanlı Devleti’nin yıkılıp, yerine Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması süreci çok sancılı olmuştur. Yeni kurulan düzen/sistem kendini kabul ettirmek için bin bir türlü yola başvurmuştur. Ama tarihin hiçbir döneminde geçmişini yok sayma bu denli feci olmamıştır. Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, sadece Osmanlı Devleti’nin mirası reddedilmemiş, aynı zamanda 1400 yıllık süregelen İslâm mirası da reddedilmiştir. İslâm dünyasına önderlik etmesi beklenen Türkiye’nin Batılılaşma yolundaki yürüyüşünün benzeri hatta daha fazlası İslâm coğrafyasında görülmektedir. (Devam edecek.)