2006 yılı Temmuz Savaşı’ndan birkaç ay sonra gazeteci olarak Lübnan’a gittiğimde Lübnan’ın toplumsal yapısının nasıl bir kurguya esir olduğunu görmek beni derinden etkilemişti.
Sömürgeci Fransa, sözüm ona ayrılırken öyle bir Lübnan kurgusu inşa etmiş ki, Lübnanlıların bir araya gelmesi, birlikte bir şeyler başarması neredeyse imkansız hale getirilmiş.
İstikrarsızlığın istikrarını yaşayan bir Lübnan inşa edilmiş adeta.
Ülkede başbakanlık makamı Sünnilere, meclis başkanlığı Şiilere, cumhurbaşkanlığı Hıristiyanlara zimmetlenmiş. Yani aslında hiç bir araya gelemeyin dercesine ayrılık resmileştirilmiş.
Ama sorarsanız her şey Lübnan’ın istikrarı için!
“İfsat edenlerin biz ıslah edicileriz demeleri” gibi.
Zaten Lübnan siyasetini takip edenler bu bilinçli çarpık kurgunun halen nasıl da etkili olduğunu, birkaç yılda bir nasıl da politik tıkanma ve kırılmalara neden olduğunu yakından bilecektir.
Peki Lübnan bu konuda istisna bir ülke mi? Bu kaos planı yalnızca Lübnan için mi yapıldı?
Elbette hayır!
Sömürgecilerden kurtulan ve bağımsızlığını elde eden (!) bütün ülkelere demokrasi siparişi veren ırkçı emperyalistler bu sayede ülkeleri masrafsızca ama perde gerisinden idare etmeyi başardılar.
Her ülkenin kendine göre bir hikayesi var elbette!
Nasıl olsa ülkelerde birbirinden farklı diller, dinler, renkler, ırklar bitecek değildi.
Bu farklılıkların çatışma halini bir kere kurumsallaştırdınız mı, gerisi kolay olacaktır. Birçoğumuzun yakından bildiği “Hayım Nahum Doktrini” işte bu kurumsallaşma durumuna atıf yapar.
Böl, parçala, yumuşak lokma haline getir ve yut!!!
Türkiye’mizde de durum ne yazık ki aynı niteliğe sahip.
Osmanlı bakiyesi ülkemizin ulus devlet kurgusu toplumsal bünyemizde öyle derin yaralar açtı ki, kapanmayan bu yaralardan halen muzdarip haldeyiz.
Türk-Kürt, Alevi-Sünni, Muhafazakar-Laik…
Tam bitti denirken hiç beklemediğiniz yerden bir daha başlıyor istikrarsızlık.
Şekli farklıların büyük sorunlara dönüştürüldüğü kısır tartışmalar hiç bitirilmek istenmiyor ne yazık ki.
Daha birkaç gün önce yine işaret fişeğini gönderdiler malum.
Ülkede üretim durmuş, borç dağları aşmış, adalet adeta uçmağa varmış, siyasi sistem tıkanmış ama koca ülke bunları konuşmak yerine Anıtkabir tartışmaları ile meşgul ediliyor.
Muhafazakarlarla laikler arasındaki farklar yine gündeme getiriliverdi bir anda.
Halbuki aralarındaki temel fark; giydikleri kıyafetin uzunluğu-kısalığında, saç-sakal modellerinde belirgin.
Ne var ki, ırkçı emperyalistlerin oyununa gelme konusunda muhafazakarlarla laikler arasında herhangi bir fark kesinlikle yok.
İkisi de sığ, ikisi de nobran, ikisi de cehalet pençesinde. Ellerine imkan versen birbirlerini boğazlayacaklar ama Amerikancılık, Batıcılık, statükoculuk, şekilcilik, milliyetçilik ortak noktaları.
Dolayısıyla uydurulmuş bir mücadelenin rakip figüranları konumundalar.
Taklitçi siyasetin foyasını ortaya çıkaracak siyaset güçlenmediği sürece bu kısır döngüye devam edeceğiz ne yazık ki.