Bundan tam 28 sene önce, yine böyle bir 27 Nisan ve yine bir Pazartesi günüydü. Beş arkadaş, kimimiz 15 sene, kimimiz 20 sene emek verdiğimiz bir müesseseyi terk etmeye karar vermiş, ceketimizi alıp çıkmıştık. Ne kıdem tazminatı, ne de maaş almadan... Cepte de beş kuruş para olmadan… Ancak ne kadar huzurluyduk. Hani şâir demiş ya, “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik / Bin atlı o gün koca bir orduyu yendik!” diye. Biz de koca orduları yenmiş, zaferler kazanmış gibi şendik.

İlk durağımız Ebu Eyyûbe’l Ensârî Hazretlerinin kabr-i şerifi idi. Ziyaret ettik. Camide iki rekat kuşluk namazı kıldık. Sonra makberistana gidip Yasin-i Şerif okuduk. Ondan sonra ver elini Yûşa Tepesi. Hz. Yuşa Aleyhisselam’ın makamını ziyaret ettik. Bu ziyaretin öncesi de var. Beykoz’da pazaryerinde alışveriş yaptık. Aldığımız meyveleri oradaki tarihî çeşmede yıkadık. O esnada gözümüze tarihî kitabe ilişti. Kitabedeki yazıyı okumaya çalıştık. Beş kafadar o yazıyı tam beş senede çözüverecektik. Meyvelerimizle birlikte doğruca Yaros Kalesi’ne… Oradan Karadeniz’in muhteşem manzarasını seyrederek meyvelerimizi yedik. Daha sonra Aziz Mahmud Hüdâî Hazretlerini ziyaret ettik.

İşte 27 Nisan 1992’den sonra –hapiste olanlarımız dışında- Her sene beş arkadaş bir araya gelerek adına “kurtuluş bayramı” dediğimiz o günün hâtırasını yâd ettik.

Peki, neden kurtulmuştuk? Neyi kutluyorduk? Anlatması hayli uzun sürer. Biz bir arkadaş grubu olarak Yakın Tarih Ansiklopedisi hazırlamıştık. 12 ciltlik bu ansiklopedi ümmetin büyük teveccühüne mazhar oldu. Diyebilirim ki ülkemizde en çok satılan eserlerden biri oldu. O araştırmalarımız birçok noktadan da gözümüzün açılmasına vesile oldu. Ülkemizde dönen büyük oyunların bir kısmını görmüştük. Biz bu eserin müellifi, editörü ve mizanpajcısı, vs. olmamıza rağmen tek kuruş para almadık. Zira bize çalıştığımız gazetenin iflas ettiği, ansiklopediden elde edilen gelirle borçların karşılanacağı söylenmişti. Zaten biz işin maddî yönünü zerre kadar düşünmemiştik. Bir tek düşüncemiz vardı, İ’la-yı Kelimetullah. Bu bin yıllık İslâm diyarında İslâm’ın hükümlerinin hâkim olması… Ancak ortada arızalı bir durum vardı. Hedef, İttihad-ı İslâm olması gerekirken, birçok İslâmî kesimle kavgalı ve dargın bir tablo vardı. Yaklaşık beş yıl nefsimizle mücadele verdik, hastalığın kaynağını araştırdık. Bediüzzaman Hazretlerinin hayatta olan bütün talebeleriyle görüştük. Sırf Adalet Partisi ve Süleyman Demirel’i iktidara getirmek ve iktidarda tutmak adına kalpleri kırılan Millî Görüş camiasının önde gelen isimleriyle görüştük. Tarikatların pîrleriyle, belli başlı kanaat önderleriyle görüştük. Uzun uzadıya değerlendirmelerde bulunduk ve sonunda şu kararları aldık:

Allah-u Teâlâ’nın seçtiği ve beğendiği din olan İslâm’ın bütün hükümlerini yaşamaya ve o hükümleri hâkim kılmaya çalışacak, Sahabe-i kiramın yaşadığı İslamiyet’i yaşayacak ve zerre kadar tâviz vermeyecektik.

Bütün Mü’minler kardeşimizdi. Bundan böyle gıybete, dedikoduya, ayrılığı işmam eden en ufak söze müsaade etmeyecektik. Elimizden geldiği kadar İttihad-ı İslâm için çalışacaktık.

Ayrıldığımız camiâyı da Allah için seviyorduk, onlar da bizi çok seviyordu. Ancak orada kalsaydık, kesin bir ayrılık daha olacaktı. Biz ise zaten ayrılıklara son vermeye karar vermiştik.

27 Nisan 1992’den itibaren “İki günü birbirine eşit olan ziyandadır” hadis-i şerifini rehber edinerek cehlimizi yenmek için devamlı okuduk, okuduk…

Şunu gördük: Allah-u Teâlâya hakkıyla abd olmaya karar vereni, bu Kâinatın Sultanı darda koymazmış. Elhamdülillah maddî-manevî huzur bulduk. Rabbimize ne kadar şükretsek az. Çok değerli zatlarla tanıştık. “Mâ’ruf ve meşhur olan yalnız Allah-u Azimüşşan’dır” dedik. Şöhreti işmam edecek her türlü hareketten uzak durduk. Bundan böyle de Rabbimiz ne kadar ömür vermişse; bütün gücümüzle Rabbimizin rızasını kazanmaya, İslam’ı elimizden gelirse yeryüzüne hâkim kılma çalışmalarına katkıda bulunmaya azmettik.

Bazıları bizim için “Hacı Beşler” diyor. İkinci 15 günlük şehir dışına çıkış yasağından dolayı bu seneki “bayramımıza” iştirak edemiyorum. Buradan Mustafa Kaplan, Bünyamin Ateş, Ali Fuat Ural ve Tahir Aka’ya selamlarımı gönderiyorum. Rabbim, Ümmet-i Muhammed’e de bizim yaşadığımız huzuru, refahı, muhabbeti yaşatsın.