İnsana düşünce ve davranış kalıpları sunan, toplumları yoğuran, kitle psikolojisine hükmeden medya, kamuoyu inşa edebilme yeteneğiyle de yasama, yürütme ve yargıyla birlikte “erk” olarak anılmıştır. Amacı ne olursa olsun “toplum mühendisliği” projelerinde akla önce hep medya gelmiştir. Medya, bazen “kontrol altına” alınması bazen de “baskı altında tutulması” gereken bir güç olarak görülmüştür. Medya, kimi zaman da körleştirilmesi, sağırlaştırılması ve susturulması gereken mecralar olmuştur kimileri için.

Millî Gazete dün bir gazetecilik duruşunu daha okuyucusuyla paylaşmış oldu. Genelde “her ilan ve reklam her medya kuruluşunda yayınlanabilir” gibi bir genel kabul olsa da; ilan ve reklam politikası; medya kuruluşlarının genel yayın çizgisinin ayrılmaz parçasıdır. Gazeteler ve televizyonlar sadece manşetleriyle, ana haber bültenleriyle değil, aynı zamanda reklam politikalarıyla da yayın kimlik ve ilkelerini yansıtırlar. İşte Millî Gazete, bu yaklaşımla hemen hemen bütün gazetelerde yayımlanan bir lobi ilanını yayımlamayarak NBŞ tehdidine karşı kamuoyunun bilinçlenmesine olan desteğini ilan etmiştir. Hatta 20. sayfasına başka herhangi bir reklam ve haber koymayarak da çok daha güçlü bir mesaj vermeyi amaçlamıştır.

Medya ve iktidar ilişkisi öteden beri tartışma konusu olmuştur. Nitekim iktidar-medya ilişkisine dair yüzlerce, binlerce akademik tez literatüre girmiştir. Kimi zaman iktidarlar medyayı kontrol altına alacak düzenlemeler yapmış, kimi zaman da medya kuruluşları siyasi iktidarlara hükmetmeye çalışmıştır. Dünyada ve ülkemizde bu ikilemin farklı örnekleri fazlasıyla yaşanmıştır. Yaşanmaktadır… Medyayla ilişki düzleminde tezlere konu diğer saha ise reklam verenler ile medya arasındaki “gelgit”lerdir. İktidarlar kadar, ilan ve reklam verenler de medyayı kontrol ve baskı altında tutma yöntemlerine başvurabilmektedir. Bu bağlamda ilan ve reklam bütçeleri kimi zaman “susturucu” olarak görev yapmıştır.

Kabul edelim, ilan ve reklamlar, medya kuruluşları için hayat demektir. Zira, bir yayın kuruluşu, yayınlayabildiği ilan ve reklam kadar atılım gücüne sahiptir. Bu gerçek bilindiği için ilan ve reklam, ticari düşüncenin veya samimi destek gayretinin yanı sıra “terbiye” aracı olarak da kullanılabilmektedir. Bunda da yöntem bellidir: ambargo veya havuç… Evet, gazeteler ve televizyonlar sadece reklam ambargolarıyla terbiye edilmez. Kabul, “ambargo” en çok başvurulan bir terbiye yöntemi olarak kullanılır. Fakat kimi zaman da aksi yapılır, ilan ve reklam vererek susturulur, baskılanır gazete ve televizyonlar. Bazen de onlarca gazetede aynı anda sayfalarca ilan ve reklam “güçlü bir lobi” çalışması olarak devreye sokulur. Doğrudan doğruya “algılar” hedeflenir bu lobi çalışmasında. Aynı anda bütün gazetelere ve televizyonlara verilen ilan ve reklamla kamuoyu kanaatleri altüst edilmek istenir. Kanaatlerin yıkılıp yerine yenisinin temeli atılacaksa eğer, bu uğurda büyük fedakârlıklar (!) yapılır, zengin bütçeler konuşturulur. Şişirilmiş sütun-santim ve saniye hesaplarıyla reklam departmanlarının kapısı çalınır ki, ilgili gazete veya televizyonun kırmızı çizgileri, ilkeleri de aşılabilsin. Tabii bu kırmızı çizgiler, bu ilkeler varsa…

Bütün bunları niye mi hatırlattım?

Tam sayfa olarak rezerv edilmiş renkli bir ilan sayfasını temsilen dün Millî Gazete’nin 20’nci sayfasının “beyaz” sayfayla çıkmış olmasını hatırlatmak için, bu hatırlatmaları yapmış oldum. Millî Gazete dün bir gazetecilik duruşunu daha okuyucusuyla paylaşmış oldu. Genelde “her ilan ve reklam her medya kuruluşunda yayınlanabilir” gibi bir genel kabul olsa da; ilan ve reklam politikası; medya kuruluşlarının genel yayın çizgisinin ayrılmaz parçasıdır. Gazeteler ve televizyonlar sadece manşetleriyle, ana haber bültenleriyle değil, aynı zamanda reklam politikalarıyla da yayın kimlik ve ilkelerini yansıtırlar. İşte Millî Gazete, bu yaklaşımla hemen hemen bütün gazetelerde yayımlanan bir lobi ilanını yayımlamayarak NBŞ tehdidine karşı kamuoyunun bilinçlenmesine olan desteğini ilan etmiştir. Hatta 20. sayfasına başka herhangi bir reklam ve haber koymayarak da çok daha güçlü bir mesaj vermeyi amaçlamıştır. Hatırı sayılır reklam ücretini de reddederek alınan bu karar; Millî Gazete’mizin kendi manşetlerine, haberlerine ve duruşuna saygının gereğidir. Millî Gazete, bu ilanı reddetmek suretiyle şeker fabrikalarının kapatılmaması için gösterdiği kararlılığı bir kez daha göstermiş; yerli ve milli üretime, çiftçimize, işçimize ve Türkiye’nin şekerine sahip çıkmıştır.

Öyleyse konuyu biraz daha anlaşılır kılalım...

Malum; şeker fabrikalarının satılmasıyla ilgili “kamuoyu dikkati” giderek artıyor. Hiç mütevazılık yapmayalım; bunda Millî Gazete’nin payı büyük. Türkiye bu hazin süreci ilk Millî Gazete’den okudu ve sürecin bütün aşamalarını yine adım adım Millî Gazete’den takip etti. İster “sorumlu yayıncılık”, isterse “başarılı gazetecilik” diyelim; “şeker” bütün yönleriyle sütunlarımızda gereğince yer buldu. Kimi günler manşetimiz, kimi günlerde de sürmanşetimizde şeker vardı. Bir gün değil, iki gün değil, üç gün değil; şeker haftalardır gündemimizdeki önemini koruyor. Üreticisiyle, çiftçisiyle, fabrikalarıyla, işçisiyle şeker sektörü hiç böylesine kıskaca alınmamıştı. Fabrikalar, alın teri, üretim ya kurtulacak ya da kurtulacaktı… Aksini aklımıza bile getirmek istemedik.

Mercek altına aldık, araştırdık, özel haber yaptık, raporlar açıkladık, manşetlerimizi attık. Gazetecilik tarihi bakımından uzun soluklu haber takipçiliğinde belki de iletişim fakültelerinde derslere dahi konu olacak mesleki örnek sunduk. Bunu salt gazetecilik heyecanı ve meslek aşkıyla yapmış değiliz elbet. Bir tarafta Türkiye’mizin tarımı, diğer tarafta insanımızın sağlığı söz konusu olunca her gazetenin ve her gazetecinin yapması gerekeni yaptık. Vicdani görevimizi ifa ettik. Zira, meslekte varlık sebebimiz olan “kamu yararı” dediğimiz şey işte tam da budur.

Herkes gördü ki, Millî Gazete ne yazdıysa maalesef doğru çıktı. Millî Gazete yazdıkça ülkede güçlü bir kamuoyu tepkisi oluşmaya başladı. Fabrikaların satışı ve NBŞ lobisinin çalışmaları önce siyasetin gündemine, sonra da bazı gazetelerin sütunlarına ve televizyonların ekranına taşındı. Fabrikaları satışa konulan şehirler ayağa kalktı… İktidar sözcüleri kamuoyunu dindirmek için ardı ardına açıklama yapmak zorunda kaldı. Bakanlar tepkileri göğüslemeye çalışırken “Şeker fabrikaları milletindir. Satılamaz” kampanyası giderek büyüyor. Umut devam ediyor, anlayacağınız… Şeker fabrikalarının satılmaması için oluşan kamuoyu, şeker pancarı çiftçileri ve fabrika işçilerine umut olurken, NBŞ lobisini ise rahatsız etti. Malum, şeker fabrikalarının satılmasıyla nişasta bazlı şekerler (NBŞ) meselesi doğrudan ilişkili iki konu. Şeker pancarı ve şeker fabrikaları lehine gelişen kamuoyunun kırılması için harekete geçmekte gecikilmedi. Cumartesi günü gazetelerin reklam departmanlarına bir ilan kampanyası düşürüldü. Gazetelerin renkli sayfalarında yayınlanması planlanmış ilan için gazetelerde tam sayfa rezervasyonlar yapıldı. İlanın başlığı bile çok ilginçti: “ŞEKER TARTIŞMALARI HAKKINDA KAMUOYUNA AÇIKLAMA”. Başlık bile gayet ciddi ve gayet resmi duruyordu. İlanın metni ise öyle bir dil ve üslupla yazılmıştı ki, yazılanların tamamı sanki bilimsel bir gerçeklikti. Gazetelere verilmek istenen ilan, oluşan “doğal kamuoyu”nu, paralı “sun’i kamuoyu” oluşumuyla dağıtmayı amaçlıyordu, besbelli. Belli ki; çok büyük bütçe ayrılmış NBŞ lehinde bir lobi çalışmasıydı bu. İlan metninde, nişasta bazlı şekerlerin sağlık açısından zararlı olmadığını adeta bilimin emriymiş gibi işliyordu. NBŞ ile şeker pancarı aynı gösteriliyordu. Ayıbın da ayıbı olarak görülmese neredeyse NBŞ’nin şeker pancarından daha doğal ve daha sağlıklı olduğu yalanı bile yazılacakmış hissine kapılmamak imkânsızdı.

NBŞ’ye yıllarca yüksek kota tahsis edildi

2 Şubat 2018 tarihli ZEHİR GİBİ RAPOR manşetini atmış bir gazete olmasak, bize bile “Vay be, bu nişasta bazlı şekere, Cargill’e ne büyük haksızlık yapılmış” dedirtecek bir ilan metniyle karşı karşıyaydık. Metni okuyanın; çiftçinin, üreticinin, şeker fabrikalarının ve şeker işçisinin değil de, NBŞ’cilerin mağdur olduğunu zannedeceği cinsten bir ilandı.

Sağlık Bakanlığı’nın açıklanması beklenen raporunu “Zehir gibi rapor” başlığıyla manşete çekmiş gazeteciler olarak şaşırmamız elde değildi. Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu, bu konuda iki toplantı yapmış; birincisine 12 bilim insanı, ikincisine de 25 bilim insanı katılmıştı. Her iki Bilim Kurulu Toplantısı’nda da nişasta bazlı şekerlerin sağlık açısından ciddi tehditler oluşturduğuna dair bilimsel veriler ortaya konulmuştu. Bilim insanlarının ortaya koyduğu bu raporlar dururken, mısır şurubu üreticisi firmaların üyesi olduğu NÜD’ün iddiaları “ilan bile olsa” baz alınamazdı. Diğer yandan mısır, şeker pancarının yerine ikame edilebilecek bir ürün olarak gösterilemezdi. Şeker üretimi bakımından kısmi bir ikamenin mevcudiyeti şeklinde değerlendirme yapılabilir ancak pancar şekeri ile mısır şekeri hiçbir zaman aynı ürün değildir… Zira asıl mesele de; mısır-pancar karşıtlığı değil, NBŞ-pancar şekeri karşıtlığıdır. Pancar şekerinde şeker doğal halde mevcuttur; ancak mısırdan şeker doğal yolla elde edilememektedir. Mısırdan nişasta elde edildikten sonra, kimyasal süreçler yardımıyla yapay bir şeker oluşabilmektedir. Daha anlaşılır ifade edelim: Nişasta bazlı şeker ile pancar şekerini aynı göstermek; suntadan yapılmış mobilya ile masif mobilya arasında aynılığı iddia etmek kadar abesle iştigal olur.

Bunun yanında Türkiye, pancar ülkesidir ve ülkede şeker açığı yoktur. Buna rağmen yıllarca NBŞ’ye yüksek kota tahsis edilerek çiftçi mağdur edilmiş, şeker fabrikalarının zarar etmesine göz yumulmuştur. Bu politikadan dolayı bizim çiftçimiz kaybederken, NBŞ kotalarının yüzde 90’ına yakın sahip olan ABD firmaları kazançlı çıkmıştır. Yani sağlık boyutunun yanında konunun bir de “milli ve yerli üretim” tarafı vardır. Bundan dolayı nişasta bazlı şekerlere karşı kamuoyunda oluşan haklı ‘doğal kamuoyu’nun paralı ‘sun’i kamuoyu oluşumuyla dağıtılmasına aracı olamazdık. Üreticimiz, çiftçimiz, fabrikalarımız ve işçimiz için yani 80 milyon milletimiz için ‘beyaz bir sayfa’ açtık. Milletimiz bu ‘beyaz sayfayı’ takdirle karşıladı. Desteklerinden dolayı herkese teşekkür ediyorum.