1990’lı yıllarda Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünde konuşan sıradan bir siyasetçi değil, Milli Görüş lideri merhum Necmettin Erbakan vardı; o konuşmalarda bölgede kurulmak istenen dört ayaklı Kürdistan projesine dikkat çekiyor, yaptığı uyarılar günlük siyasetin polemiği değil, uzun vadeli bir jeopolitik okumanın ifadesi oluyordu.
Günlerdir kamuoyuna bir “başarı” hikâyesi anlatılıyor. SDG/YPG unsurlarının Halep’ten çekilişi, sanki Suriye ordusu sahada kesin bir askerî zafer kazanmış gibi sunuluyor. Ekranlarda sevinç, manşetlerde zafer havası hâkim. Aynı algı, “teröristler püskürtüldü” başlıklarıyla daha da güçlendiriliyor. Oysa aynı gazete sayfalarının satır aralarına bakıldığında, bu anlatının gerçeği tam olarak yansıtmadığı açıkça görülüyor.
Bir yanda “Suriye ordusundan teröristlere bir darbe daha” manşetleri atılırken, diğer yanda SDG/YPG lideri Mazlum Abdi’nin Halep’teki çatışmaların ateşkesle sona erdiğini duyurduğu bilgisi yer alıyor. Aynı haberlerde, Eşrefiye ve Şeyh Maksud mahallelerinden sivillerin ve silahlı unsurların tahliye edilerek başka bölgelere sevk edildiği, çatışmanın bir askerî tasfiye ile değil, uzlaşma ve düzenli çekilme ile sonuçlandığı da yazılıyor. Bu tablo, yaşananların bir yenilgi değil, kontrollü ve planlı bir yer değiştirme olduğunu ortaya koyuyor.
Dahası, aynı gazetelerde SDG’nin asıl hedefinin petrol ve enerji kaynaklarına hâkim olmak olduğu açıkça ifade ediliyor. “Asıl amaç petrol kaynaklarına hâkim olmak” üst başlığının, askerî zafer manşetlerinin hemen üzerinde yer alması dikkat çekici bir çelişkiyi gözler önüne seriyor. Bir tarafta zafer anlatısı, diğer tarafta enerji ve havza gerçeği… Halep’te kuşatılan birkaç mahalleden tek kurşun atmadan çıkılması; buna karşılık ülkenin enerji, su ve tarım bakımından en stratejik alanlarında yoğunlaşılması, askerî bir geri adım değil, coğrafi bir tercihtir.
Bu nedenle yaşananları “Suriye ordusu başarısı” olarak sunmak, hakikati ters yüz etmektir. Ortada bir askerî temizlik değil, coğrafi ayrışmanın sessizce netleşmesi vardır. Bu tabloyu yalnızca “terörle mücadele” başlığına sıkıştırmak, büyük resmi perdelemekten başka bir sonuç doğurmaz. Yaşananlar, Büyük Ortadoğu Projesi’nin sahadaki güncel adımlarından biridir. BOP’un mantığı, ülkeleri bir gecede parçalamak değil; adım adım ilerlemek, sahadaki fiilî durumu kalıcı siyasi ve idari yapılara dönüştürmektir.
Irak’ta bu süreç yıllar önce işletildi; enerji sahaları ve fiilî yönetim modeli yerleşti. Suriye’de bugün benzer bir sürecin, petrol, baraj ve tarım havzaları üzerinden ilerlediği görülüyor. İran ayağı zamana yayılarak yürütülüyor. Geriye kalan en kritik halka ise Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren havza dengeleridir. Bu nedenle bugün yaşananlar yalnızca Suriye’nin iç meselesi olarak görülemez.
Ortada bir geri çekilme yoktur; yaşanan şey stratejik bir yerleşmedir. Şam yönetimi kısa vadede rahatlamış görünebilir, ancak uzun vadede ülkenin hayati önemdeki enerji ve üretim alanları ABD destekli bir yapının kontrolünde bırakılmıştır. Batılı aktörlerin hazırladığı anayasa taslaklarında “yerinden yönetim” ve “bölgesel idari yetki” gibi başlıklar altında bu fiilî durumun hukuki bir çerçeveye oturtulmak istendiği de bilinmektedir.
Bugün kamuoyuna Suriye ordusu başarısı olarak sunulan manşetlerle, aynı manşetlerin satır aralarında yer alan gerçekler birlikte okunduğunda, sessizce ilerleyen dört ayaklı bir hattın varlığı daha net görülmektedir.


