İktidar, bir anlamda da güç, insan ve toplum bakımından genellikle belirginlik ve önemlilik yüklenen bir nitelik olarak kabullenilmesi tercih edilen olmuştur. Anlatmak için de farklı sözcükler, deyimler, kavramlar üretilmiş ya da mecazi anlamlar yüklenerek çeşitli kullanımlara başvurulmuş, türetmeler yapılmıştır. Fakat insan ve topluma ilişkin bazı olgularda, olaylarda, durumlarda ve alanlarda iktidar, güç niteliği belirleyici olmak şöyle dursun, yoksayıcı, olumsuzlayıcı bir özelliğe bile bürünebilir.
Genelleme yapmadan, son yüz veya yüz elli yıllık süreçte şöyle bir tespit yapılabilir şeklinde bir çıkarımda bulunulabilir. İnsan ve toplum bakımından “İktidar”ı bir olgu olarak kabul etmemiz halinde bile, siyaset bağlamında “iktidar”ın mahiyetine uygun algılanıp kavrandığı tartışmaya açık durmaktadır.
Böyleyken sanat, edebiyat ve düşünce alanında, “iktidar” devşirmek için siyasete bağlanma, onun sözcülüğüne soyunma, yakın durma veya özdeşleşme gibi edimlerde bulunma daha fazla tartışmaya açıktır, hatta yadsınacak bir tutumdur, denebilir. Nitekim İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’da, özellikle Fransa’da, sanat-edebiyat ve düşünce bakımından “iktidar”a, belli bir dünya görüşünü ya da ideolojiyi benimsemiş bir partiye “bağlanma” (engagement) yoğun tartışma konusu olmuştu. J. P. Sartre başta olmak üzere önde gelen sanatçılar, düşünürler, bilim adamları arasında şiddetli tartışmalar yapılmış, ayrışmalar meydana gelmişti.
‘60’lı yıllarda, özellikle ’61 Anayasasının kabul edilmesiyle birlikte toplum düzeyinde ortaya çıkan tartışmalar, kendini kavramlaştırmak suretiyle giderek “ideolojik” bir temellendirmeye de yönelmişti. “Sağ”, “Sol”, “Muhafazakar”, “İlerici” kavramları, aslında siyaset alanına özgü olmakla birlikte, sanat-edebiyat ve düşünce alanlarını da adeta soğurmuştu. Ancak bu kavramlaştırma ve onun yönelimine koşut (paralel) ayrışma ya da saf belirleme, siyaset bakımından işlevsel görünse de, sanat, edebiyat ve düşünce bağlamında sezinlenmeye başlayan eksikliği örtmede yetersizlik gösteriyordu.
Gerçi, II. Meşrutiyet’te kökenini bulan siyasi ayrışmaya rağmen, düşünce bağlamında, Yusuf Akçura’nın yaptığı üçlü ayrım (Garpçılık, Türkçülük, İslamcılık) bile, sanat ve edebiyat söz konusu olduğunda tam karşılık bulmakta yetersiz kalıyordu.
Anayasacılık geleneğinde, kanaatimce hala önemli bir yere sahip olan ’61 Anayasasının oluşturmaya başladığı düşünce ortamında hakim söylem “Sağ” veya “Muhafazakar”, “Sol” veya “İlerici” kavramlarına dayanmakla birlikte, özellikle sanat ve edebiyat bağlamında, denenen yeni arayış ve çıkışları tam olarak yansıtmaktan bir hayli uzaktı. Üstelik, her iki taraf bakımından dengesizlikleri, aşırı sayılan atılımları, yeni deneme ve çıkışları, hem bastırıcı ve önleyici, hem de belirsizleştirici, kimi zaman yoksayıcı bir rol üstlenmekten de geri kalmıyordu.
Sezai Karakoç’un, önce ortaya çıkan şiirini, daha sonra onu da temellendiren Diriliş adlandırma ve atılımını bu ortam ve temel çerçevesinde görerek değerlendirmek gerekir diye düşünmek yerinde olur, sanırım. Zaman içinde alttan alta oluşturduğu, geliştirdiği, kendine özgü bütünleştirdiği şiiri, sanat anlayışı ve düşünce sistemi, kısaca betimlenen ortam ve çerçevede gerçekliğe dönüştü. Bütün bu çabaların kaynağı olan hayatı, yaşayışı, ilişkileri, tutum ve tavır alışlarının neliğini ve niceliğini, mutlaka göz önünde tutmanın gereğini de unutmamak gerekiyor.