Suyun kenara attığı bebek cesetlerinin fotoğrafları dünyayı ayağa kaldıramıyor.

Çok az insanın umuru oluyor.

Batı daha ziyade ölü bebek sevdiği için birkaç gazetesi, haber değeri atfedebiliyor.

Irkçılık, Batı’nın makûs talihi ancak içimizdeki Batıcıların ırkçılıkta yarışı kazanmaları asıl şaşırtıcı olan. Cennetleri olan Ege sahillerinin bir bebekten kurtulduğu için kutlama yazıları kaleme alabildiler.

Ne yazık ki teneke kalplerinin ortaya çıkışını engelleyememekteler her seferinde.

Toplumsal Tarih dergisi, Ağustos sayısını Romanlar, sınırlar ve göçebeliğe ayırmış. Dosyada, Avrupa’da göçebe Romanların sınırlarda yaşadığı sıkıntılara, sınır dışı etmelere, ilgili devletlerin Romanlara yönelik yasal düzenlemelerinin mantığına ve uygulamalara odaklanılmış. Tacize varan kesintisiz bir polis gözetimine maruz bırakılan Roman ailelerin acıları bugün Suriyelilerin yaşadığı travmalara ne kadar da benzemekte. İskandinav ülkelerinin topraklarına Roman sokmamak için kanunlar çıkardığını, yasakların ırkçılıkta zirve yaptığını.

Suriyeli ölü bebeğin fotoğrafları, Batı dünyasının yüreğini sızlatır mı diye nafile beklemekteyiz. 1907 posta damgalı fotoğrafta, Fransa’dan sınır dışı edilen bir Roman kafilesindeki annenin kucağındaki esmer Roman bebeği iki parmağının ucu ile seven tek jandarma gözükmekte sadece, diğer askerler ya kollarını kavuşturmuş küstah bakmakta ya da suratları asık ailenin sınır dışı edilmesini beklemekteler. O fotoğraf asırlar geçse de pek değişmeyecek gibi.

Romanlardan aynı kişilerin defalarca denetimden geçirilmesi, zorunlu gözetim altında yaşamaları, sınır dışı edilmeleri, grupların yerlerinden edilip dağıtılması, at ve karavanlarının ellerinden alınması. 1. Dünya Savaşı ile Çingeneleri denetleme meselesi bir süre askıya alınır. 1920’li yıllarla birlikte “Çingene karşıtlığı” hızlanır. “Çingene tehlikesi” bir ara o kadar alevlenir ki Belçika ve Alman jandarmaları sınırda çatışmaya bile girer. Yöre halkının düşmanca tavrı ile şikâyetler artar, Romanlar dilenmek zorunda kalır.

Fransa ve Belçika bir gün anlaşma yapıp el sıkabilecek kadar ilerler! Listeler, ailelere göre ayrılır ve iki ülke arasında tam tamına altmış şahıs eşit olarak paylaştırılır. Dikkat edin yüz binler, milyonlar değil ülkelerin kavgasını yaptığı göçebe sayısı sadece altmıştır. Seyahat ettikleri yerlerde kalıcı olarak konaklamaktan men edilen ailelerin dramı ne kadar benzemekte Suriyeli kardeşlerimizinkine. Ailelerin bölünmesi, asimilasyon, gözetim altında olmak; sürgünlerin kaderi olmamalı idi. Nazi rejiminin tesis ettiği Çingene kamplarını herkes bilmekte fakat en medeni ülkelerden Norveç, 14 kişiye bile Norveç’te doğanlara bile vatandaşlık vermeyi reddetti.

Sadece Avrupa polisi onlara baskı uygulamıyor basın ve milletvekilleri de “göçebeler” için daha ağır tedbirler alınmasını savunuyordu. Karavandaki ailelerin tüm üyeleri tutuklanmış, “çocuk kaçıran Çingene” hurafeleri canlanmış, onların ortadan kaldırılması, ortak bir arzu olmuştur. Seyyar karavanlar, zihinlerde masalsı bir manzara canlandırmıyor, bir tehdit görülüyordu. Kin saçan bir ırk edebiyatı, “Çingene”yi sapkınlık ve suç merkezi olarak algılıyordu. Bugün de Suriyeli ölü bebeğin fotoğraflarına sadece ağıt yazılmadı, pis bir ırk literatürünün mensupları, “iyi ki öldü, bari birinden kurtulduk” diye Batılı ırkçıları bile yarı yolda bırakabildi.