İnsan kendisiyle sınanma hâlindedir. Kendisinin muhatabı da kendisidir.

Sorumluluk sahibi kimselerin daha çok özen göstermesi gereken önce kendisidir. Sıradan bir hayatın içinde olanların bile bulundukları çevrede daha çok kişinin geçmişi ile içinde bulunduğu anın karşılaştırılması doğası içinde yapılır. Her bir bireyin çetelesi tutulmaz ama zamanın tartısı içinde yerini belli eder. Sözüne inanılan, güvenilen, yani emin olunan insan olma insan kişiliğinin özgün belirtisidir.

Her bireyin kendine özgü alanında sorumlulukları var. Önce aile ve çocuklarından, sonra çevresinden, komşu ve yakınlarından başlar. İnsanın birbirine sahip çıkması, yardımlaşması, dayanışması insanlara güç kazandırır. Bu, giderek daireler hâlinde yayılır ve büyür.

Milletimiz kendine özgü deyimler ve söyleyişler oluşturur. “Sözünün eri olmak” gibi. Bu eril bir tanımlama olsa bile asıl karşılığı sözünün sahibi olmak anlamına gelir. Söz verilirken, vaatlerde bulunurken, bir durumu aktarır ya da bilgi verirken sözünün sahibi olması önkoşuldur. Sorumlulukları artan veya sorumluluk alanı geniş olanların buna daha çok özen göstermesi kendisi adına önemlidir. Sınırlı sorumlulukları olanların sözlerinin bile değerli olduğu bir toplumda sorumlulukları fazla olanların daha çok özenli olması kendisi adına anlamlı ve değerlidir. Bulunulan zaman ve ortamlarda sıradan gibi görünen bir sözün bir süre sonra karşısına çıkabileceğini düşünmelidir. İnsan belleği bir bütün olarak kuvvetlidir. Belki bireysel olarak kimileri unutabilir ama unutmayanların varlığı göz ardı edilmemeli. Dahası insan kendisinden sorumluysa yazıcı melekler hiçbir ânı atlamazlar, kayda geçerler.

Günümüz dünyası ise çok farklı bir düzlemdedir. Sosyal medya denilen kişisel alanlardaki söz ve yazıları kendisine aittir. Orada söylenenlerin sahihliği veya değilliği bir gün karşısına çıkar.

Müslüman bir toplumda her bireyin kendisine ait sorumlulukları olduğu gibi bulunduğu medeniyet düşüncesi adına da sorumlulukları bulunuyor. Özellikle şu karmaşık ve bulanık zamanda ve dünyada. Sahih, sadık, adil, merhametli, sevgi dolu bir Müslüman kişilik toplum içinde parıldar. Çevre onu o özelliğiyle tanır ve bilirse o medeniyete, inanışa yakınlık duyar.

Müslüman bir millet temsil edenlerin, özellikle de yönetenlerin çok daha özenli olması gerekiyor. Eğer gerçekte ve hakikatte o inanış ve düşünceyi temsil ediyorsa. Çünkü onlar daha çok göz önünde bulunuyorlar. Kitleler ona bakarak bir tutum içinde oluyorlar.

Koşullar ne olursa olsan hayatı boyunca tutarlı olanların verdiği güven Müslümanlar adına değerlidir.

Siyasanın koşulları, ortamın baskın hâlleri veya dünya konjonktürünün belirleyiciliği insanları kendi olmaktan çıkarır. Ne yazık ki böyle. Salt bu dünyayı hesaba katanlar, kendi benleri için bir geçerliliği olabilir. Bir millet adına bunun bir karşılığı olmaz.

Dün böyle bugün böyle gibi bir tutum kişilik zaafıdır. Kişinin atacağı her adımın bir hesabı olur. Bu ve benzeri tutumlar güven duygusunu azaltır. Genel anlamda Türk siyasasının tarzıdır bu durum. Bir dönemin en güçlü, başbakanlıklarda bulunmuş cumhurbaşkanlığı yapmış kişinin “dün dündür bugün bugündür” demesi bu anlamda bir deyime dönüştü. Üstelik bu da kabul gördü, benimsendi. Türkiye’de siyasa ile yalan bir arada anıldı. Yani siyasilerin sözlerine güvenilmemesi gerektiği duygusu ağır bastı.

İnsan bir takım şeyleri göze almak durumundadır. Çünkü bunu sadece kendisi adına değil de bir millet ve toplum adına olacağı için bin düşünmek gerekir.

Zorluklar göze alınırsa gelecek daha çok güvende olur. Günün içinde belki bir sonuç alınmayabilir ama yeri ve zamanı gelince karşılık bulur. Sevgili Efendimiz, Mekke’de kalabilirdi. Cenab-ı Hakk’ın koruması altında olmasına karşın oradan çıkması gerekiyordu. Çıktı ve zamanla bir medeniyet kuruldu. Yerleşmek için bir daha doğup büyüdüğü Mekke’ye gitmedi. O, bir Elçi idi ama insan ve kuldu. O, zulümden uzaklaştı.