İnsan var gücüyle hayata tutunur. Büyük bir çaba içine girer. Bu, bir yanıyla insanın rızkını temin, ayrıca sahip bulunduğu dünya görüşü ve inancı gereği hayatın akışında olması gereken bir yola düşme durumunda olmayı gerektiriyor. İnsan, hayvanlar gibi salt yeme, içme ve doğal ritmindeki güdüsel yaşama ediminde değil. Hayvanlarda bilinç olmadığından sorumluluk sahibi değil. İnsan bu yönüyle hayvanlardan ayrılır. Bilinç edinmeye başladığı andan itibaren hayatın hayvanlardaki gibi, bilinç dışı ve güdüsel olan bir yaşama alanında bulunmuyor. O, aklediyor, düşünüyor ve hayatının ritminde yolculuğunu sürdürüyor.

Her toplum sahip bulunduğu inanç ve düşünce gereği bir ülküye, ideale sahip.

Kimi çevrelerde meta en temel hayat ilkesi. Bunu kültür çevresi olarak düşünmemek gerek. Çünkü onların ne dinî değerleri var ne de insanî. Onlar hayatlarını çıkar üzerine bina ediyorlar. İnsanın onların yanında bir değeri yok. Her şey çıkar hedefine dönük. Her şeyi araç olarak kullanıyorlar. Bunların karşısında durmak, direnmek güç, her tür entrikaya hazırdırlar.

Batı düşüncesi özünü yitirdiğinden aslında böyle bir öze sahip olmadığından ciddî olarak kendisini çıkar üzerine kurgulamış bulunuyor. Orada erdem aranmamalı.

İslâm düşüncesinin temelde insana olan değerleri bulunuyor. Bunun için de sınırsız bir çıkara kendini kaptırmamak durumunda olmayı gerektiriyor. Özünü ve ruhunu yitirmiş olan Batı ruhuna kendini kaptırmış olanlarda hızlı bir dünyevileşme bulunuyor. İnsanî değerleri çok da önemsemezler. Önemli olan çıkarları. Dünyevileşme günümüz Müslümanın da en büyük hastalığı. Onlarda ne ilke olur ne kişilik. Koşullara göre renk ve konum değiştirebiliyorlar.

Batı düşüncesini ya da dünyevileşmiş Müslümanları anlatırken bunu acımasız olarak değerlendirmiyoruz. Uyuşturucunun, silâh ticaretinin bu kadar acımasız olarak pazarlandığı bir dünyada iyimser olunamıyor. Dünya malına tamahta sınır tanımayanlardan, buna Müslümanlar da dâhildir, ideal adına bir şey beklenemez. Onları bile çıkarları için kullanırlar,

İnsanlığın önünde duramadığı bu vahşî hayat algısı en zor dönemidir.

Batı’nın elbette bir ülküsü var. Onlar ülküleri uğuruna insanlığı bir çöküntüye götürüyor. İnsanlık umurlarında değil. İnsanlık katmanlara sahip. Kendilerinden olanlar üst tabakadır. Alt tabakada olanlar ise çıkarları için kullanılabilecek araçlardır. Ötekilere yaşama hakkı, kendilerine zarar vermediği sürecedir.

Zulmetmemek ve zulümden kaçmak bir insanın en doğal hakkı. Kaçmak derken daha özgür bir dünya oluşturmak için zulüm merkezinden çıkmak, hicret etmek. Bununla hem kendilerinin nem de insanlığın önünü açmak için yapılır hicret.

İnsan zulmün de aracı olabiliyor. Bunu ister köleliği kabullenişiyle olsun, isterse zorunlu, sonuçları olsun fark etmiyor.

Müslüman olmanın getirdiği sorumluluk salt insanın beniyle sınırlı değil. İnsan teki hem kendinden hem de başkalarından sorumlu. Ülküsü bunu gerektiriyor. Hutbelerde okunan ayette insanın âdil olması, insanlığa ve yakınlarına iyilikte bulunması ilkesi temel bir kural olarak anımsatılıyor. Bu, bütün insanlığa olan bir çağırı ve bir uyarı, kendine olan bir iyilik.

Günümüz insanının iyilik yapma gibi erdemden yoksunluğu, çıkarı öncelemesi insanlığın en katı ve tutuk dönemini oluşturuyor. Eğer Müslümanlar bile böylesine bir döngüye kendilerini kaptırmışlarsa, insanlığın geleceğinin iyi oluşundan söz edilemez. Çünkü Müslüman olma bilinç ve sorumluluğu genel bir bakış gerektiriyor. Kendini önceleme hakkına sahip olunamıyor.

Bugün Müslümanlar açısından da vahim bir dönem. Sözün bittiği bir yer. Entelektüellerinin bile çıkar döngüsüne kapıldığı bir zamanda gelecek umudundan söz etmek daha da zorlaşıyor. Onlar da çıkar döngüsünün bir parçası konumundadırlar artık. Başka söze gerek var mı