Muhtelif sınıflardan, sosyal tabakalardan, toplumun çeşitli katmanlarından insanların sosyalleşme sağladığı ayaküstü muhabbetler geride kaldı. Bir toplu taşıma aracının dünya kadar, hayat kadar eğreti duran koltuğuna yerleşildiğinde selam verip muhabbet açmak geride kaldı. Bir kahvehaneye girildiğinde tüm gözlerin yeni gelene doğru yöneldiği; ‘İstanbul ne tarafta ağalar?’ diye soracakmışçasına pozlara hep bir ağızdan yanıt verecekmiş gibi bakışlar eskide kaldı. Şimdi bir topluluğa selam verildiğinde içlerinden birinden yanıt gelirse ne mutlu, yanıtlanmazsa bunu sorun eden de yok doğrusu. Selamlar standart, sözler yavan, sözleşmeler yalan… Söz verip zamanı geldiğinde yerine getiren insanlar eskide kaldı. Birbirlerine hoşnut edici, inşirah bahşedici, gönül alıcı sözler söyleyen, birbirlerini sözleriyle incitmeyen insanları toprağa, daha olmadı betona vereli çok zaman oldu.

Hayatları kadar yıpranmış iskarpinlerinin topuklarına basıp emektar ve de nasırlı ellerini arkalarında kavuşturarak yarı kambur yürüyen kasketli – kasketsiz amcaların tanımadıkları birine rastlayınca, muhabbete muhataplarının memleketlerini sormakla başlayıp onunla tanışmak, kaynaşmak lüzumu hissettikleri, tümüyle içselleşmiş özgüvenlerinin sokakları, caddeleri doldurduğu zamanlar geride kaldı. Muhabbet sarmalının girizgahını oluşturan memleket sorma, yanıt neresi olursa olsun tam da oralarla ilgili bir anıya, bir eski tanıdığa, bir kayda değmez hatıraya gebeydi. Rastlantılar tanışmaların değme çilingirlere taş çıkartan anahtarıydı. Böylece tanıdık olunur, kabul görülür, usul usul orada bulunma nedenini sormaya, anlamaya doğru yol alınırdı. O da öğrenildiğinde gayrı dertle hemhal olunur, işteşlik kurulup bir müşkül giderilir; giderilemezse de en azından birkaç sözle yol gösterilirdi.

Kimsenin aklına, fikrine, sözüne ihtiyaç duyulmayan günlere eriştik. Aklın kutsandığı, yeganeleştiği, biricik olduğu ama kimsenin aklına müdara edilmeyen günlere geldik. İşlerini istişare ile, muhabbet ile, arif sözü ile görmeyenler; hiç karşılaşmadıkları ve somutluğuna dair delilsiz kaldıkları bir üst aklın dirayetine güvenir oldu. Belki güvenmek bile olumlu bir tercih sebebiydi; keşke o bilinmeyenlerin menfaatine hizmet etmeseydi. Muhatabiyetlerin tuşlarla, konuşabilme hürriyetinin puştlarla sınırlandığı zamanları yaşıyoruz. İfade edememeyi sözün kifayetsizliğine, anlamın yetersizliğine, anlayışın imkansızlığına yoruyoruz. Kullanamadığımızda, ünsiyet kuramadığımızda, yüz yüze konuşamadığımızda sözün kullanım yetkesi ekranlara kalıyor. Sonra tuşları da terk edip parmak uçlarımızla ekranlarda beliren sözcükleri, resimleri, ucube ikonları okşuyoruz. Aynı ekranlardan bağırıp duran varlıklara maruz kalıyor, heyhat bir karşılık olarak dahi tek bir söz edemiyoruz.

Kabul etsek de etmesek de diğer milletlerden farklı olarak birbirimizle muhabbet oluşturmak, diyalog kurmak ruhumuza işlenmişti. Birbirine dokunabilen insanlardık ve küçük bir dokunuş bol maceralı hayat hikayelerine, iflah olmaz dertlere, lüzumlu – lüzumsuz neşelere kapı aralardı. Birinin dertlerini, tasalarını, fikirlerini, görüşlerini bir başkasına açabilmesi için uzun zamandır tanışıyor olmak, akraba, arkadaş, dost falan olmak gerekmezdi. Bir toplu taşıma aracında yanınızdaki koltuğa denk düşmüş olması, sokakta yürürken dikkatini celp etmeniz,; market, uçak, devlet kuyruğunda birlikte bekliyor oluşunuz kafiydi. Dokunurdunuz ve muhabbet açılırdı. İtiraz eder, soru sorar, şikayet eder, kızar ve muhabbet ederdiniz.

Gönülden gönüle açılan, açıldıkça rahatlatan muhabbetler geride kaldı. Kimi insanlarla insanlık arasında demirden ve betondan duvarlar yükseltildiği gibi insanlarla söz arasında; muhabbet, konuşmak arasında ses geçirmez, camdan ve dahi soyut duvarlar inşa edildi. Sesin, sözün, insanlığın aşamadığı, insanın insana ulaşamadığı, sadece soğuktan değil insandan menkul seslerden de koruyan çift camların kutsandığı zamanları yaşıyoruz.

Yapımcılığını Memduh Ün’ün, yönetmenliğini Kartal Tibet’in üstlendiği 1985 yapımı Gurbetçi Şaban filminde örneğini görebileceğimiz, rahmetli Kemal Sunal’ın bütün otobüsü neşeye boğduğu, yanında oturan abus suratlı kendini beğenmiş yolcuyla muhabbete yeltendiği o en insani kifayeti çoktan geçirdik. Sözlerden, seslerden, diyalog ve muhabbetlerden korkulan zamanlara eriştik. Sadece ve özellikle insana karşı buzdan heykeller gibi yaşamaya devam ederken iletişim vesilesi olabilecek bir küçük selamdan, kısacık bir kelamdan, hal hatır sormaktan, gönül almaktan ezan duymuş şeytan gibi kaçan bireyler olduk. Gayrı muasır medeniyetler seviyesinin insanca karşılığı; sözsüzlük, sessizlik, suskunluk, samimiyetsizlik bulaşmıştır yakamıza. Biz olmanın, şahsına münhasır bir millet olagelmenin iç burkan utancını iliklerimizde hissedebiliriz! Elbet hissizlik de bulaştırılmamışsa hala yorgun, güçsüz, eskilere oranla belki fena halde nasipsiz ruhumuza…