Bugün bizim günümüz, bu zaman bizim zamanımız. Biz bizden ve bu zamandan sorumluyuz. Geçmişi geçmiştekiler yaşadı, gelecekten de gelecektekiler yaşayacak. Kimse başkasının sınırları içinde yaşamıyor.

İnsan olma sorumluluğu bize verilmiştir, biz bunu bu zaman içinde yaşayarak karşılıyoruz. Her bir insanın belli bir gücü, birikimi ve tahammül sınırları var. Ötesinden, berisinden sorumlu değildir. Güç ve takat önemlidir. İnsan kendisini aşan, kaldıramayacaklarından, yapamayacaklarından ne sorumlu tutulmuş ne sorumlu tutulacak.

Kaotik bir zamanda insanların kafaları karışık. Kendi benleri etrafında kurulan bir dünyanın kendilerine yeterli olabileceğini umuyorlar, öyle olmasını diliyorlar ve ona göre de yaşıyorlar. Daralan, sınırlı dünyalarından, ilerleyen zamanlarında yanlarında kimse olmuyor. Yalnızlık onlar için bir çıkış yolu.

Yalnızlık var yalnızlık var. Biri, bir tercihtir, bir yaşama ilkesidir. İnsandan kaçış, sadece kendini yaşayış ve var oluş. Buna varoluş denir mi, bunu zaman gösteriyor. Bu çağın insanının yaşlanmış olanlarına bakıldığında bu bir anlamda kendini gösterir. Huzur evleri, sığınma yurtları, mekânları, terk edilmişleri için son bir duraktır. Orada da zaman insanı âdeta boğuyor. Çünkü daralan dünyada kendinden başkası yoktur. Kimileri de kalabalıklar içinde yalnızdır. Sözün sahibidir, söyleyecekleri vardır ancak bunları iletebileceği dost olabileceği, yakınlık duyabileceği kimseleri bulamıyor. Kendi kendine, kendi dünyasındadır. Kimileri de vardır ki hakikatte yalnızdır. Derin bir düşünce dünyasındadır. Hemen her adımının, eyleminin, sözünün bir oluş nedeni vardır. Bunları hakkıyla yerine göre yaşamakla yükümlüdür.

İnsanın sevgiye, birlikteliğe gereksinimi var. Bir başına yaşayamamanın anlamsızlığını bilir ona göre kendine bir dünya kurar. Sorumluluk alanı genişler. Bu onu hem güçlü kılar hem de yalnızlıktan kurtarır. Hayata anlam katmak sorumluluğunun farkında olmadır. Bir sözümüz var, bu, belli birikim sonrasında iç dünyamızda oluşur. Onu en güzel en hayırlı bir biçimde söylemek insana anlam ve güç katar. Şairlerin, bilgelerin, âlimlerin sözleri neden karşılık bulur, sorusu akla gelir. Çünkü o sözlerini sahibi derin bir biliş içindedirler. Sözün fazlasından, gereksizliklerden kaçınırlar. Fazlalıklar fazlalıktır, onları ayıklamak için ayrıca bir çaba gerekmez. Sözlerini aktarırken onlar kendiliğinden süzülür ve dışa vurur.

Aşk ve dert sahibi olanlar tutkunu oldukları ya da sorumlu bulunduklarına odaklanırlar. Zihinlerini başka şeylerle doldurmazlar ve meşgul olmazlar. Aşk insanın aklını başından alıyor gibi görünebilir, odaklandığı, sevdiği, tutkuyla bağlı olduğuna sarılmıştır. Onun dünyası odur, ondan başkasını ne düşünür ne de aklına getirir. Sevda ve tutku insanı bağlı kılar, yapacaklarının anlamını güçlendirir. Kişi yaptıklarından zevk alır âdeta sarhoş olur. Yani başı bir hoş olur. O zaman yapıp ettikleri onun biricik dünyasını oluşturur. Onun vecde gelişi iç dünyasının aşırılıklarındaki taşkınlıklardır. Dolan ruhu kabardıkça taşmıştır.

Dert sahibi olmak da bağlı bulunduğu tutkusuna aşırı bağlılığıdır. Onunla olan hemhalinde aksaklıklar bulunmaması için çabalar, en iyisini ve güzelini yapmaya yerine getirmeye çaba gösterir. Bir aksama olunca o zaman bunu kendine dert edinir. Ne yapar eder onu tamamlamaya bakar. Bir yol üzerindeyiz, bulunduğumuz yol sınırlamalarıyla bize aittir. Gidilmesi, bir yere varılması gerekiyor.

Aşk ve tutku dilli yolculuğumuzda yapıp edeceklerimizi bir dava olarak yapınca dünyanın öte yüzü bize görünmez, onu umursamayız. Biz işimizi yapmışsak, yürüyorsak sorumluluğumuzu yerine getirmişiz demektir. Bize düşen de budur. Yolu, yürümeyi, varmayı kendimize dert edinmişsek görevimizi yerine getirmişiz demektir. Sözümüz de bize emanettir. Aslında biz bize emanetiz yapıp edilmesi gerekenler de bize emanettir. Sözün hakkını vermek, hakkıyla, tutkuyla ve aşkla emaneti taşımadır.