Geçmişe ancak beslenilecek ve yararlanılacaksa özlem duyulur. Geçmiş, geçip gitmiştir. Onun üzerinde zaman yitirmeye gerek yok. Bu insan için bir zaaf ve çıkmaz. Bazı konular var ki, geçmişe bakınca dil, üslup, insana yaklaşım bakımından özlem duyulur.

Okumalarımı yaparken batının modern eserlerini, klasiklerini; İslâm düşüncesinin klasiklerini, kaynak eserlerini ve günümüz Müslümanların eserlerini bir bütünlük içinde okurum. Bunu yaparken dönemlerin, kültürlerin karşılaştırmasını yapmam mümkün oluyor. Orta çağ dönemi Avrupa ile Batının modern kültürü arasında ruh bakımından fazla bir farklılık yok. Müslümanların dünyasında önemli bir kırılma var. Bu kırılma tepeden tırnağa, hemen her durumda ciddi farklılıklar var. Müslümanların temel sorunların başında gelen sorunlardan biri.

Müslümanlar batı düşüncesiyle buluştuklarından beri büyük bir kırılma ve küçümserlik duygusu içindedirler. Bu küçümserlik duygusu bir benzeşmeye götürüyor. Fakat benzeşme anakronik bir durum alıyor. Onların dünyası içinde bir özgünlük değil bir öykünme olarak var olunabiliyor. Böyle olunca da eklektik veya melez bir tipin oluşumu gerçekleşiyor. O kimse hiçbir zaman onların düzeyini yakalayamıyor. Yakalayamadığı gibi onların dünyası içindeki sıradanlıkta yitmekten başka bir sonuç doğmuyor.

Kültürler zaman zaman buluşurlar. Onlar karşı aynada kendilerini görürler veya ne olduklarının farkına varırlar. Özgünlük ve iyilik ancak kendi ruhunun aynasında olunursa gerçekleşir.

Küçümserlik duygusuyla insan sürekli kendinden ödün verir. Ödün verdikçe küçülür kişi. Batı düşüncesine kapılmış olanların, onlara olan hayranlıkları kendilerine bir şey kazandırmadığı gibi, kendisini tüketmekten başka bir işe yaramıyor.

Müslüman sanatçı ve düşünürler kendi ruhlarının özüne bağlı kalarak, başka kültürlerin iyi ve güzel taraflarını alırlar bunu özümserler, içselleştirirler ondan kendileşen bir özgünlük ortaya koyaralar.

Müslümanın sanatı ve eseri ruhuyla özdeş olunca özgündür. Şu sıralar elimin altında birkaç eser birden var. Umberto Econun iki önemli eseri Gülün Adı ile Faulcolt Sarkacını bitirdim. Diğer yandan elimin altında Nizamînin Leylâ İle Mucnunu ve Asım Köksal Hocanın Hz. Muhammed ve İslâmiyet [Medine Dönem]. Bunları okurken iki ayrı dünyanın ruh farklılıklarını ve güzelliklerini birlikte yaşıyorum. Batı Düşüncesinde Rönesans önceki çok karmaşık, çok karanlık ve çok vahşidir. Sonrası ise ahlâktan yoksun ve sınırsızlık egemen. Bu karmaşık dünya insanı bunaltıyor, bazan ikraha kadar da götürüyor.

Nizamî 1180 miladi yıllarda yaşamış. Eserine bakarken bütün yönleriyle bir ahlak, incelik ve ruh güzelliği yaşayabiliyorsunuz. İnsan ruhunda bir arınma ve yücelme duygusu yaşarsınız. Batı düşüncesinde bu duygu yaşamanız çok zor.

Kültürler arası karşılaştırmalar yeterince yapılmadığından bizim kültürün güzellikleri yeterince kavranmıyor ve anlaşılamıyor. Aynı dönemin Avrupa kültürü ile bizim kültür karşılaştırılırsa aralarında nasıl da büyük bir uçurum olduğu görülür.

Batı sanatının tekniklerinden yararlanılırken onların dil, üslup ve etik anlayış ve bakışları da içselleştirilince korkunç denilebilecek bir insan tipi ortaya çıkıyor.

Hatırdan, edepten, ahlaktan, kadirbilirlikten uzak insan tipleri. Bunlar bir sarmaşık gibi hayatın içine bir kemirgen gibi siniyorlar.

Nizamînin Leylâ ile Mecnunu bir aşk ve insan güzelliğinin klasiği. Bu eseri okurken sadece bir aşk öyküsü okumuyorsunuz. Onda, insan doğasına uygunluk, ahlâk, eşyaya bakış, dile ve üslup güzelliğinin bütününü yaşıyorsunuz. Aynı dönemde Avrupa kültüründe doğru dürüst şiir yok. İtalyan kültürüne bakılsın koskoca dönmede birkaç isim vardır.

Kendi ruh dünyamızdaki yolculuk bizi güzelliklere. Farklı kırılmalar ve yönelimler sıradanlıklara götürür. Önümüzde güzel örnekler var.