Başbakan Erdoğan geçtiğimiz günlerde iki açıklama yaptı ve bu açıklamaları bazı çevrelerde yeni bir tartışma konusu haline getirildi. Hemen belirteyim ki Başbakanın yaptığı iki açıklamayı da doğru olduğuna inandığım için sonuna kadar destekliyorum.

Önce Başbakan Erdoğanın gündeme getirdiği iki konuyu hatırlatmak istiyorum. Bunlardan ilki Afyonda bir vatandaşın af talebinde bulunması üzerine "Af yok" demesi ve daha sonra bu düşüncesini devletin şahıslara karşı işlenen suçlarda af yetkisinin olmaması gerektiği, bir af söz konusu ise mağdurun yakınlarına ait olabileceği şeklinde açıkladı. Bu açıklamaya aynen katılıyorum. Bu köşede çeşitli defalar dile getirdiğim düşüncelerimle aynen örtüşüyor. İki kafadar bir araya geliyor arka arkaya 5-6 kişiyi öldürüyor, paralarını gasbediyorlar, yakalanıp hapse atılıyor ve mahkum oluyorlar. İdam cezası da kaldırıldığı için ağırlaştırılmış müebbed hapse mahkum ediliyor. Bu kişiler bir de çıkartılacak af yasası ile salıverilecek olursa  bunun mantığı olabilir mi

Bu bakımdan  işin başı önce devletin şahıslara karşı işlenen suçları affetme yetkisinin kaldırılmasıdır. Elbtte bu görüşe karşı bazı eleştiriler getirmek mümkündür. Ancak, ileri sürülecek düşüncelerde ne kadar haklılık payı olursa olsun mevcut uygulamanın da daha fazla zararlı yönleri var. Toplumda derin yaralar açılıyor. Şahsen idam cezasının kaldırılması ve sık sık af yasaları çıkartılmasının suçluları koruduğu, masumları ve yakınlarını cezalandırdığını düşünüyorum. Böylesine bir sonuç veren uygulamanın savunulması bazı haklı gerekçeler olsa bile mümkün değildir.

Bu konuda Başbakana aynen katılıyor olmakla birlikte bir itirazımı da belirtmek istiyorum. Eğer Başbakan devletin şahıslara karşı işlenen suçlarda af yetkisinin olmamasına inanıyorsa -inanmasa böyle bir düşünceyi dile getirmezdi- kaldırılan idam cezasının yeniden getirilmesi ve bundan böyle devletin şahıslara karşı işlenen suçları affedemeyeceği hükmünü yapılacak anayasa değişikliğinde bir hüküm haline getirilmesi gerekir.

Aksi halde doğru söylüyor ama yanlış uygulamayı sürdürüyor demektir.

Başbakana aynen katıldığım ikinci açıklaması ise ailelerin mümkünse üç çocuk yapmaları yönündeki düşüncesidir.

Elbette çoğalmaktan korkmamak gerekiyor. Bir ülke için nüfus önemli bir zenginliktir. Ancak, böyle bir çağrının haklı olabilmesi için iktidar olarak yatırıma ve üretime yönelik, Türkiyeyi güçlü ve lider ülke yapmayı hedefleyen bir ekonomik program uygulanması gerekiyor. Yoksa uygulanmakta olan ithalat ağırlıklı ve sadece alınan iç ve dış borçları döndürmeyi hedefleyen bir uygulamaya karşılık Başbakan "En az üç çocuk yapın" çağrısında bulunuyorsa elbette bazı çevrelerin tepkisine muhatap olacaktır. Zaten o bazı çevreler eleştirmek için bahane arıyorlar. Ülkemizde resmi rakamlara göre işsizlik yüzde 11e, resmi olmayan açıklamalara göre yüzde 16a ulaşmış iken fazla çocuk yapma teklifinin eleştirilmesi de eleştirenler açısından haklı hale gelir.

Bu eleştirilere "Rızk Allahtandır. Her çocuk dünyaya rızkı ile gelir" şeklinde karşı çıkılabilir. Elbette böyle bir savunmaya itiraz edecek değiliz. İnancımız bunu emrediyor. Ancak, rızk Allahtandır ama tedbir almak da kulların yapması gerekendir. Biz kul olarak elimizden gelen çabayı göstereceğiz, ondan sonra rızkın takdirini Allahtan bekleyeceğiz. İthalata dayalı ve sadece iç ve dış borçları döndürebilme üzerine bina edilmiş bir ekonomik politikada devletin üzerine düşeni yaptığını söylemek mümkün müdür Yani kul olarak tedbiri aldığımız söylenebilir mi

Hemen belirteyim ki bir gecede fert başına düşen milli gelirin 2 bin doların üzerinde artmış olması toplumu fazlaca ilgilendirmiyor. Toplum cebine girene, eline geçene bakıyor.

Bu bakımdan Başbakanın her iki konudaki sözlerine aynen katılıyorum ama söylenenler ile uygulama arasında bir paralellik göremiyorum.