Bilim ve teknolojinin gelişmesiyle birlikte insanlığın daha müreffeh, güven, huzur ve saadetin hâkim olduğu bir dünyada yaşaması bekleniyordu. Ama günümüz dünyasını özetlersek karşımıza çıkan tablo; savaş, işgal, kan, gözyaşı, zulüm, açlık ve yoksulluğun en ağır şekilde yaşandığı bir dünya. Irkçı emperyalizmin bilim ve teknoloji sayesinde gücü elinde bulundurduğu malum. İnsanlığa hizmet etmesi gereken bilim ve teknoloji ırkçı emperyalizme güç temin etmekten öteye geçememiştir. Güçlülerin kendi menfaatlerine yönelik kurdukları bu sistemde, insanlık bir avuç azınlığın elinde köleleştirilmeye çalışılıyor. Yani mevcut sistemin çarkları ırkçı emperyalizmin menfaatine hizmet etmek için oluşturulmuş gibi.
En yakın çevremizden tutun da dünyanın geneline baktığımızda insanların büyük çoğunluğu bırakın insanca yaşamayı en temel ihtiyaçlarını bile karşılamayacak durumda. Yine de insanlar bir yaşam döngüsü içerisinde ömrünü tüketmekle meşgul. Daha doğrusu bu insanlar bir avuç azgın azınlığın mutfağına erzak taşımak için kendi hayatlarından fedakârlık ediyorlar. Yapılan her şey bu azınlığın çıkar ve konforunu sağlamak için ne yazık ki. Ve bu bir avuç azınlık böyle bir dünyanın nimetlerinden vazgeçmek istemiyor. Ama bu durumun sürdürülebilir olmadığını da çok iyi biliyorlar. Günümüzdeki savaşların, işgallerin, iç çatışmaların, suikastların, ambargoların temel sebebini burada aramalıyız.
Buraya kadar anlattıklarımız mevcut dünyanın patronlarının bizlere nasıl bir rol biçtiğini görmemiz için yeterlidir sanırım. Artık sorgulamamız gereken kısım bizim bu rolü içtenlikle oynama isteğimizdir. Belki birileri topraklarımızı güç kullanarak işgal edebilir, öldürebilir, zulmedebilir. Buna karşı direnebiliriz veya direnemeyiz ama gücümüz oranında mücadele edebiliriz. Bu yaşananlar anlaşılabilir bir durumdur. Ancak bu coğrafyalardaki etnik, mezhepsel veya ulusal çıkar merkezli çatışmaları, yolsuzluk ve yoksulluğun normalleşmesini, ahlâksızlığı, adaletsizliği, merhametsizliği, anlayışsızlığı, ırkçılığı ve birbirimize karşı tahammülsüzlüğü açıklayamayız.
Özellikle isminin kökü barış anlamında olan, adaleti ve merhameti esas alan, hakkı ve haklıyı her şeyin üstünde tutan, komşusu açken tok yatmayın diyecek kadar duyarlı olan bir dinin yoğunlukta olduğu coğrafyada mezhep çatışmalarının, iç savaşların, zulmün, hak ihlallerinin, hukuksuzluğun, yoksulluk ve açlığın varlığı ayrıca üzerinde düşünülmesi gereken bir sorundur. İnandıklarımızla yaşadıklarımız arasındaki bu uçurum bugünkü durumun temel sebebidir aslında.
Sadece yaşananlar değil, bunlara verilen tepkilerdeki duruşlarda da aynı vahim durumu görüyoruz. Suriye’de gözyaşı döküp Yemen’e oh olsun diyen, ölen veya mağdur olan çocukların acısının şiddetini ulusal sınırlarla ve etnik kimlikle belirleyen, kendi ulusunu merkez kabul edip diğerlerine bu merkeze olan açısıyla yaklaşan Müslümanların durup düşünmeye ve zihni tortularından arınmaya ihtiyacı vardır.
Bugün yaşanılanlar bu coğrafyanın kaderi değil ama buralarda yaşayan insanların bir gerçeğidir. Bu gerçekliği ortaya çıkaran dış sebeplerin farkında olduğumuz gibi kendimizden kaynaklı asıl sebeplerin de farkında olmalıyız. O yüzden önce sorunları kendi içimizde aramalı ve kendimizle yüzleşmeliyiz.