İnsanlığın gözünün içine bakarak pervasız işgallerini sürdürmeleri yeni dünya düzeninin yeni ilkelerinden. Başta Amerika olmak üzere bir işgal topluluğudur. Avrupa’dan giden ve orayı işgal edenlerdir. Onlar işgallerini yaparken insanlara zulmeden, topraklarından eden, soylarını kurutan bir topluluk. Amerika yerlilerine ne oldu?
Yahudiler, iki bin yıl önce Romalılar tarafından sürgün edilen, Batı’nın varoşlarında koloniler hâlinde yaşamaya mecbur olan bir ırk. Sürgünlerinden Müslümanların zerre bir dahli yoktur. Müslümanlar arasında özgür yaşayan bu kavim ve kitleler Siyonizm’in Filistin topraklarını işgalleri, insanları evlerinden edişleri de sömürgecilerin desteğiyle olmuştur. İngiliz ve Fransızlar Müslümanlardan olan rahatsızlıkları, ya da onları kolayca sömürebilmeleri için iş birliği yapmışlardır.
Müslümanlar güçlerini birleştirmedikten, birbirine hasım olmaktan vazgeçmedikten, kendi iç sorunlarında birbirlerini anlayamadıktan sonra bu güçlere karşı bir şey yapmaları beklenemez.
Müslüman toplulukların yöneticileri bağımlıdır, ayak bağları vardır. Bunu sıklıkla vurguluyoruz. Halklarının gözünde kendilerini meşru ve haklı kılmak için sadece slogan atarlar, höykürür ve bağırırlar. Bununla sanki Siyonizm’in ve emperyalizmin gücünü bastırabilecekleri sanıyor ve umuyorlar. Oysa bunun o kadar da etkili olmadığı ortadadır.
Sanayini bitiren, ekonomisini tamamen yabancılara teslim eden bir yönetim anlayışından hiçbir şey beklenemez.
2002 yılı ertesinde Türkiye’deki belli başlı gazetelerin yöneticileri İsrail’e davet edilmişlerdi. O zaman gazeteciler ve medya yöneticileri bilgilendirilmişlerdi. O bilgilendirmeler kimi gazetelerde özellikle Radikal gazetesinde tam sayfa maddeler hâlinde yayımlanmıştı. Biz de o durumu gene Milli Gazete’de değerlendirmiş ve yorumlamıştık.
28 Şubat süreci ile birlikte yerli sermayenin -“yeşil sermaye” diye tanımlanmıştı- bu denli güçlenmesinin doğru olmadığını, uluslararası sermayenin yeniden daha güçlü olması gerektiği belirtilmişti. Bu süreçten sonra günümüze değin yerli sermaye tamamen tasfiye edilmiş fabrikalar özelleştirilmişti. Yerli sermayeden söz etmek bile söz konusu olamıyor. Anımsayın bir köylünün yetiştirdiği tavuklara, kuş gribi diye müdahale edilmiş ve bitirilmişti. Pamuk, şekerpancarı, tütün kotalarıyla diğer alanlar sıfırlanmıştı. Tavuk üreticileri yabancı sermayeye verilmiş. Şeker üretiminden vazgeçilmiş, şekeri bile ithal eder olmuştuk.
Askeri gücün zayıflatılması bir diğer öneriydi. Bu kadar güçlü bir ordu ile AB’ye girilemezdi. Ergenekon operasyonları rastlantı değildi.
Siyasi düşünüşe müdahale edilmesi gerekti. Milli Görüş hareketinin tamamen bertaraf edilmesi gerekiyordu. Çünkü onlar fazlasıyla tehlike arz ediyordu. Uluslararası oyunu bozuyor gibiydiler. D-8 gibi kimi oluşumların olmasından rahatsızlık duyuluyordu.
Müslüman Türkiye’nin değerlerinden kopması. AB ölçülerine uyum sürecine girilmeliydi. Bu durumda Türkiye’nin AB’ye girmesi mümkün değildi.
AB ile uyumlu muhafazakârların bu uyumuyla birlikte yeni süreç başlayabilirdi.
Bunları neden anımsatıyorum. Çünkü yaşananların arkasında bu durum yatıyor. Yöneticilerin bağırıp çağırmaları, iş yapıyor görünümleri sadece bir görüntüden ibarettir.
İktidarlar eylem alanıdır, iş yaparlar, müdahil olurlar. Oysa bunun yerine sadece slogan atılarak, yardım kolileri, TIR’larını göndererek bu sorunun üstesinden gelinemez.
Yapılacak kalıcı eylemler gerekir.
Siyasal bağlar tamamen koparılmalı. Diğer Müslüman topluluklar buna mecbur edilmeli. Ticari ilişkiler bitirilmeli. İsrail mallarını pazarlamak ve aracılık yapmaktan vazgeçilmeli. Yerli üretime yeniden hızla dönülmeli. Güney Amerika ülkeleriyle, Müslümanlarla iş birliği yapmanın eylemine geçilmeli. Bunlar birkaç öneri. Zaman slogan atma zamanı değil, eylem zamanı.