Şu aralar sosyal medyadan sebep siyasette “ahlak” tartışması popüler malum.

Makyavel’i kendine şah eyleyen siyaset cambazlarınca bu tartışmanın yapılması da ayrıca bir başka ironi gerçi.

Siyaset ile ahlakın bir arada olamayacağını zanneden ve hararetle de savunan bu güruhların ahlak türküsü çağırması “yalancı çoban”ı hatırlatır cinsten.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ailesine dönük sosyal medya mesajları dökülünce ortalığa “ahlak” savunucuları da çıkıverdi bir anda kamuoyuna.

Elbette kimsenin bu mesajları makul görmesi mümkün değil.

Lakin ister istemez insanın aklına daha önce başka insanlar için yapılan benzeri saldırılar hemencecik geliveriyor.  

Ve elbette o dönemde iktidar partisinin ve destekçilerinin hem sessizliği hem de saldırganlığı da…

Temel Bey’in eşi hanımefendi hakkında daha bir yıl önce yürütülen ahlaksızca saldırılar halen hafızalarda. İktidara yakın kanallarda sık sık gündeme getirilen bu tezviratlardan en başta Sn. Erdoğan’ın haberi mi yoktu oysa!

Ya da İçişleri Bakanı’nın PKK ile işbirliği yapıldığı yönündeki iftirası…

Bu, “Oh olsun, nasıl iyi oluyor muymuş iftiraya maruz kalmak” diye söylenmiyor birilerine.

Öyle dense arada fark kalmaz zaten!

Kendinize yapıldığında da başkasına yapıldığında da yanlışa yanlış demek bir erdemdir zira.

Ama bu olay net bir şekilde gösterdi ki, dün iftira atanlarla bugün iftira atanlar arasında bir fark yok aslında.

Gücü eline geçiren, imkan bulan siyaseti ahlaktan ayırmaya başlıyor.

Bunun istisnaları var mı?

Elbette var. Türk siyasal hayatına “nezaket ve letafeti” öğreten Necmettin Erbakan’ı nasıl unutabiliriz ki. Güçlü olduğu dönemde dahi vefadan, hoşgörüden, merhametten, istikametten ayrılmamak herkese nasip olmuyor.

Ailesine hakaret edilmesine sabreden, kendisine “Bay Temel” diye seslenenlere gülüp geçen ve ısrarla bu kesimlere “kardeşim” diye seslenmeye devam eden Temel Karamollaoğlu’nu, Mustafa Kamalak’ı, Recai Kutan’ı nasıl hatırlamayız ki?

Bununla birlikte üzülerek belirtmeliyim ki, saydığımız isimler dışında çeşitli partilerden ancak sınırlı sayıda insanda bu haslet mevcut.

Çünkü siyaseti “oy versinler” diye yapma gafleti ağır basıyor. Oyunu kuralına göre oynamaları gerektiğini, oyun kuralının da kuralsızlık-ilkesizlik olduğuna inanıyorlar.

Dün göz göre göre iftira atanlar bugün aynı dertten mustarip olmaktan yakınıyor. Dün iftiraya maruz kalanlar da bugün en azından sessiz kalarak bu durumun keyfini çıkartıyor.

Hak adalet liyakat gibi değerler çoğunlukla muhalefet argümanı olarak kullanılıyor.

Güç ele geçtiğinde ise kendine göre hak adalet liyakat tevilleri yapılıyor. İşte büyük ümitler bağlanan İmamoğlu’nun bir yıllık karnesi ortada…

Siyaseti ahlaktan ayırt etme konusunda AKP ile CHP’nin, MHP ile HDP’nin bir farkı yok aslında. Zira siyaseti okuma biçimi ya da siyasete verdikleri rol zaten fazlasıyla pragmatist.

Siyaseti iktidar gücünü elde etme aracı olarak görenler açısından bu faydacı/pragmatist tavır anormal bir durum değil zaten.

Milli Görüş’ten ayrılma adımını atan Abdullah Gül, Fazilet Partisi Kongresi’nde bu durumu gayet açık net ifade etmişti hatırlarsanız.

Mealen söylemek gerekirse “Eğer bir siyasi parti iktidara gelmeyi hedeflemiyorsa niye kurulsun ki. Türkiye’de iktidara gelmenin şartları da belli, biz oyunu kuralına göre oynayacağız”.

Ama bu oyunda ahlak yok ki.

“Olsun hele biz bir iktidara gelelim…” diyenlerin hem dünyalarını hem ahiretlerini heba eden politikaları orta yerde duruyor.

Bugün getirdikleri nedametlere bakılırsa kendi icraatlarının arkasında kendileri bile duramıyorlar. Daha bu dünyada bile ne yanlışlar yaptıklarını fark ediyorlar. Tabi başka bir oyun daha kurmuyorlarsa…

Bazıları ise sosyal medyaya sınırlama getirince sorunları çözeceğini zannediyor.

Halbuki çözüm gayet basit: “Önce bir defa siz adam olun, siz!!!”