Ser’i siyaset; ümmete önderlik etme, dini ve dünyevi maslahatlarını gerçekleştirme bakımından çok büyük öneme sahiptir. Bunun için de İslam fıkhında çok geniş bir yer işgal eder ve gerek ilk dönem âlimleri ve gerekse son devir ulemasından birçokları bu konuya büyük önem vermişlerdir. Kaleme aldıkları tefsir, tarih, fıkıh ve hadis şerhlerinin içinde bu konuyu anlattıkları gibi ayrıca da müstakil eserler yazmışlardır. Bunlar arasında İmam Maverdi’nin “el-Ahkamu’s-Sultaniyye” isimli eseri müstesna bir yere sahiptir. Zira Müslümanlar siyaseti önemsemez veya gereği gibi anlamazlarsa bundan her tarafı kaplayacak büyük bir fesat çıkar ve ortalığı şer kaplar. Siyasette ifrat (aşırıya kaçmak) ne kadar tehlikeli ise tefrit (ilgisizlik) de o kadar tehlikelidir.

Siyaset alanı ayakların kaydığı, fikirlerin saptırıldığı ve çok sert mücadelelerin yapıldığı dar bir alandır. Eğer bu alana fasık ve facirler hâkim olursa hukuku ayaklar altına alırlar,  hakları çiğnerler, facirleri günah işlemeye cüretlendirirler/teşvik ederler, insanların gerçeği öğrenmelerinin önüne set çekerler, sefahat içine dalarlar. Yok, eğer salih insanlar siyasete yön verirse hak ve adaletle hükmederler, Müslümanların haklarını her yerde korurlar,  zalimin elinden mazlumun hakkını alarak teslim ederler, fasık ve facirlerin fesat çıkarmalarına ve toplumu kirletmelerine engel olurlar. Böylece Allah Resulünün yeryüzüne gönderiliş gayesi olan marufun egemen olması mücadelesine hizmet etmiş olurlar.

Geçmişe göre bu gün siyasetin önemi çok daha fazla artmıştır. Çünkü eskiden insanlar emniyet ve adalet dışında devletle pek muhatap değillerdi. Halkın %90’ı köylerde yaşar ve kendi kendilerine yeterlerdi. Başta ticaret, eğitim ve sağlık olmak üzere bugün tümüyle devlet eliyle yürütülen faaliyetlerde devletin çok az bir dahli, müdahalesi olurdu. Bu gün ise halkın kahir ekseriyeti şehirlerde yaşamakta ve her yerde devletin bir kanunu veya bir görevlisiyle muhatap olmaktadırlar. Devletin elinde devasa siyasi ve idari yetkiler ve ekonomik güç vardır. Devlet güç ve kontrolünü her alanda hissettirmektedir. Bu kontrol sadece eğitim, siyasi, askeri, hukuki, sağlık ve benzeri alanlarla sınırlı olmayıp serbest ticarette dahi devletin müsaade etmediği kişiler büyük servet sahibi olamamaktadırlar. Ülkelerin sahip olduğu siyasi, askeri ve ekonomik gücün bütün Müslümanların menfaatlerini koruyacak siyasi bilinçle idare edilmesi için idarecilerin seçiminde çok hassas olunmalıdır. Tabii burada ilk dikkat edilmesi gereken husus “kâfirlerin Müslümanlar üzerinde velayet hakkı yoktur” kaidesidir. Müslümanlarla aynı safta durmayan, aynı kıbleye yönelmeyen, aynı duyguları paylaşmayan bir şahıs asla Müslümanların idaresine getirilemez. Bu ön şarttır. Sonra diğer şarlar gelir.

Büyük müfessir İbni Cerir et-Taberi Müslümanların işlerini üzerine alacak kişinin ne kadar özenle seçilmesi gerektiğine Hz. Ömer’in (r.a.) kendisinden sonra ümmetin işlerini üzerine alacak kişinin seçimi için görevlendirdiği şura üyelerinin özeliklerine dikkat çekerek şunları söylüyor:

“Bu altı şura üyesini Müslüman olmada,  hicret etmede, akılda, ilimde ve siyaseti bilmede kimse geçememişti.” İbni Cerir devamla şunları söylüyor: “Dikkat edilirse Hz. Ömer bu üyeleri belirlerken yalnız başına dini yaşamaları bakımından en iyi olmalarıyla yetinmemiş aynı zamanda siyaseti de iyi bilmelerini ilave etmiştir.”

Müslümanlar adına siyaset yapan insanların en iyileri olması şart değil ama işlerin doğru yürütülmesi adına çok önemlidir. Ayrıca halkın en iyisi yönetici olsa dahi halkın kabul edemeyeceği, yanlış anlayacağı adımları atmaktan da sakınması lazımdır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) dahi halkın yanlış anlama ihtimali olan Kâbe’yi yıkıp yeniden yapma arzusunun olduğunu ama bunu bazı endişelerinden dolayı gerçekleştiremediğini ifade etmiştir. Şöyle ki:

Hz. Aişe (r.a.) “Hicr Kâbe’den midir” diye sormuş, Resûlüllah (s.a.v.) “evet” buyurmuş. Ardından, “Kâbe’nin Kapısı neden yüksektedir?” diye sormuş. Resûlüllah (s.a.v.): “Kavmin istedikleri içeri girsin, istemedikleri de girmesin diye böyle yaptılar” buyurmuş ve ardından da şunu ilave etmiştir:

“Ey Aişe! Kavmin cahiliye döneminden yeni çıkmış olmasaydı ve bana karşı çıkmalarından korkmasaydım Hicr’i Kâbe’ye dâhil eder ve Kâbe’nin kapısını yer hizasında yapardım.”

Hz. Peygambere (s.a.v.) müminlerin mutlak itaati olduğu halde halkın yanlış yorumlayacağı bir icraatı yapmaktan kaçınması bu gün önemle üzerinde durmamız gereken bir meseledir. Zira bu gün en yüksek makamlarda oturanlardan en alt idarecilere ve hatta sivil alanda bir dernek başkanı olan kişilere kadar karar alıcılar çoğunlukla çevresindekileri hiç hesaba katmadan, önemsemeden hareket etmektedirler. Neticede de kendi muhaliflerini kendileri oluşturup birbirine düşmektedirler.

Hangi alanda olursa olsun halk adına belli makamlara seçilen kişiler halkı, yaptıkları icraatları doğru ve gerekli olduğu konusunda ikna etmek zorundadırlar. Hiç kimse “layüs’el”  değildir. Başarılı olmak için bir planı olmayanların, ceht ve gayret göstermeyenlerin ise bu makamları derhal boşaltmaları şarttır. Senelerce aynı koltuklarda oturup da hiçbir başarı gösteremeyenler, oturdukları koltuğa bir şey katamayıp aksine koltuktan güç almak isteyenler kendilerini ateşe atanlardır.