Siyasal gerilimden kastımız -günümüz siyasal anlayışında
belki bunu son yüz yıl bütünlüğü içinde ele almak gerekiyor- kişi eksenli
siyasal oluşumlar. Düşüncelerin geri plana itilişi. Siyasal liderler, parti
başkanları dünyayı salt kendileriyle sınırlı kılarlar. Bir önceki yazımızda
üzerinde durduğumuz beden dili diye tanımlanan görünümle çizilen siyasal bir
portrenin düşüncenin, fikrin önüne geçirilişi amaçlıydı. Bu, bir anlamda
insanların belleğinde bir jön gibi, hatta bir mit gibi, daha ileri bir ifade
ile insan belleğinde putlaştırılan bir portre olarak oluşturulması. Bu tiplerin
her davranışları, sözleri, eylemleri hiçbir tartıya vurulmaksızın mutlak kabul
görür. Doğrusuna, yanlışına, iyisine, kötüsüne, haklısına, haksızına,
yerindeliğinde, değilliğine bakılmaksızın adeta iman edilir. Olumlu görünenler
mutlaka kabul görür diğerleri ise görmez.
Bu dönemde düşünceden, fikirden, inançtan çok kişiler öne
çıkar. Kişiler dönemlerini bitirdiklerinde ise kitleler dağılıverir.
İyiyi, güzeli, doğruyu, haklıyı, karşı taraftakiler dile
getirseler bile bunlar asla kabul görmez. Ne yaparsa yapsın ne söylerse söylesin
bunun bir yeri olmaz. Güçlü görünen portrenin söyledikleri ve yaptıkları
merkeze oturur.
Tasavvuf özlü gruplar arasında elbette geçmiş zamandan
beri bir rekabet bir çekişme vardır. Fakat daha çok avam arasındadır. Üst
makamdakiler birbirlerinin konumlarını, duruşlarını, sahihliklerini gözetirler.
Birbirilerine ta netmezler, kötülemezler.
Siyasal gerilim içinde bulunanlar ise asla böyle bir
durumu gözetmezler. Dünyayı salt kendileriyle sınırlı gördüklerinden, ya da
kendilerinden başkalarının öne çıkmalarına razı olmadıklarından sonuçlarını
düşünmeden saçıp savururlar.
Siyasal düşüncelerin merkezinde duranların ağırlıkları
yiter, özgünlükleri kalmaz. Geçmiş zaman içinde siyasayı düşünce ile birlikte
götürenlerin bir ağrılıkları olurdu. Öteden beri siyasal erki ellerinden
bulunduranlar, genelde âlim ve bilgeleri yanlarında pek görmek istemezler.
Düşünce geleneğimizde kısmen bu aşılmıştı. Büyük sultanların, önderlerin
yanında ya büyük âlimler, veliler ve bilgeler bulunurdu. Bunlar bile zaman
zaman zor durumlarda kalırlardı. Çünkü karar mercii olan yöneticilerin hoşuna
gitmeyen şeylerden ötürü hemen dışlanıverirlerdi.
Bugünkü siyasa adamlarının etrafında kim çok bağırıyorsa,
şaklabanlık yapıyorsa, övgü ve pohpohlamadan başka bir şey yapmıyorsa onlar
ilgi görüyor. Çünkü söz konusu portreleri ayakta tutmak için böylelerine
gereksinim duyulur.
Osmanlı sultanları, belki bir slogan olarak bile görünse
Cuma selamlıklarında ve özel geçişlerde ahalinin hep bir ağızdan: Gururlanma
padişahım senden büyük Allah var anımsatmaları özel bir durum. Bu halkın
seslenişidir. Sultanın da halk katında kendi yerini görmesidir.
Şimdi ise özellikle medya düzleminde sözünü ettiklerimizi
sultanlarını öylesine överler, öylesini abartırlar ki, bu abartılanın gururunu
okşar, o da kendisini o anlatılanların çok daha üzerinde görür.
Siyasa adamlarının etrafında akıl verenlerde çok
cilalayıcı, parlatıcı, beden dili denen olguyu öne çıkarıcı şeyler üzerinde
durulur.
Düşünce merkezli bakışlar daha sahih, ağır başlı, daha
öngörülü olurlar. Yapacaklarını bin bir kez düşünmek durumundadırlar. Karar
verildiği andan itibaren artık bütün sorumluluk onun omuzlarındadır. Yönetim
erkinde bulunanların sorumluluğu çok ağırdır, haksızlık, adaletsizlik ve
yanlışlık yapıldığında bu yükün ve ağırlığın altından kalkmak zordur.
Kendilerini bilenler mümkün olduğunca sorumluluk altına girmemeye, orayı hak
edene bırakırlar. Bırakma çabasında olurlar. İlk dört halife zamanında
sorumluluktan kaçışın başlıca nedeni budur. Sorumluluğu kendinden daha iyi
yerine getirebilecekleri tercih ederler. Hz Ebubekir ile Hz. Ömer çekişmesi
buna en iyi örnektir.