Dindar insan gerçek mutluluğun öte dünyada elde eder. Bu karşılıksız bir mutluluk değildir; ödeyeceği bedeller vardır. Ötesi böyle olan mutluluğun burada ki mahiyeti nedir? Dindarın dünya mutluluğuna bakalım.

Ruhbanlık yani kendini bir köşeye kapayarak dinde derinleşmek İslam’da yasaklanmıştır. Kişi pek tabii dünya haz ve lezzetlerini tadabilir. Evlenebilir, seyahat edebilir, yiyip içebilir. Yalnız belirlenmiş ölçülerle yaklaşabilir. Bu ölçülere kısaca şeriat diyoruz.  Şeriat, hayat alanına çizilmiş, kırmızı ve yeşil çizgilerle belirlenmiş yol haritasıdır. Din dairesine giren her kişi bu sınırlara dikkat etmelidir. Bildiğiniz gibi adı Müslüman’da olsa bu çizgileri aşındıranlar vardır. İçteki saptırıcı nefs ve dış ayartıcı şeytanın aldatmasıyla kişi sınır ötesine geçer. Şeytan soldan yanaşarak nefsle ortak bir yapıma imza atar.

Kişi bazen sadmeyi sağdan yer. Kemalat adına yenen bir darbe vardır. Bu sapma biçimi din adına derinleşmek, ilerlemek ve bazen de takva adına yapılır. Şeytan yine aktif rol alır. Nefs yani ego ise oldukça kompleks bir yapıdadır. Bir yanda kendini yeterli görme, öte yanda nefsin sürekli onay beklentisi devam eder. Bir de ucub yani böbürlenme hali içindedir kişi.

Dinde aşırılık sanıldığı gibi takvada derinleşme değildir. Aşırılık, kendisi hakkında vehme kapılan kişinin ya da yapıların psikolojisidir. Tür olarak bu yapıların sayısı çok olsa da üçe ayırmak mümkündür.  Mesela Daeş sapması dinde aşırılığın önemli bir örneğidir. Fakat bu ayrı bir yazı konusudur.

Din adına yapılan aşırılıkta üç eğilim:

-Şeriatı ‘kabuk’ gören ve böylece aşırıya giden bazı tasavvuf ekolleri.

-Şeriat fıkıhtan ibarettir, tevhid üzerinde yoğunlaşmalı diyen ‘mealci’ gruplar.

-Şeriatın zaten içindeyiz, ‘hizmet’ üretmeli diyen Gülenciler ve benzerleri.

Kısaca açıklamak gerekirse;  tasavvufçu gruplar içinde, aşamaları atlayarak geçen gruplar var. Şeriat, tarikat, marifet ve hakikat olarak bilinen yol haritasını önemserler fakat sabredemeyerek kısa yollara girerler. Geçen yazımızda değindiğimiz gibi İmam Rabbani; “tasavvufun aşikâr kıldığı tarikat ve hakikat, şeriatı tekmil etme de şeriatın hizmetkârıdır” diyor. Bir bakıma şeriatı varılacak hedef olarak belirliyor. “Dünya ve ahiret mutluluğunu şeriat sağlar” diyerek noktayı koyuyor. Bizde fazla söze hacet yok diyoruz. Sufiler arasında şeriat sınırlarını korumayıp ilerleyenlerde hâsıl olan psişik durumların üzerinde durmayı gerek görmüyoruz.

İkinci grup, düşünce ve akıl zemininde şeriatı fıkha indirgeyenlerdir. Bunların temel anlayışına göre fıkıhla, nafile ve muamelatla zaman kaybedilmektedir. Rivayet zinciri bozulmuştur bu nedenle hadisler sıhhatli değildir. Kur’an bize yeter. Hatta ileri giderek tefsirler devre dışı bırakılır. Arapça bilmeksizin meal üzerinden hükümler verilir. Müslümanların boyası şeriatın bağlayıcı sınırları mantık zemininde tartışılır. Amel dindarlığından çok, itikat üzerinde durulur.

Üçüncü grup, şeriatın kırmızı ve yeşil çizgilerini aşındırmada beis görmez. Gülen, ‘maslahat’ denilen bir fıkıhla, şeriatın belirlediği bir alanı çiğnemeyi meşru gösterir. Kazanımlar elde edildikçe kitap ve sünnetten kopma başlar. Şeriat zaten ceptedir, insanlık kurtarılmalıdır. Bunun için ordu, yargı, finans, sanat, spor demeden kadrolaşmak gerekir.  Kurumlar elde edildikten yapılacak soft bir geçişle dinin asıl gayesi yerine gelmiş sayılır. Bu arada yanılgı, gaflet ve sapma içindeki grup ve cemaatler derdest edilebilir. Büyük hedefe varmak için şeriat kuralları yeniden yorumlanır, gerekirse es geçilebilir.

Gülenci zihniyetin elinde bu yolda iki delil vardır. Birincisi Gülenin hipnotik konuşmaları ikincisi de kerameti kendinden menkul olmaları yani kendileri hakkındaki ‘iyilik’ zanlarıdır.

KISA YOLDAN MUTLU OLMA YOLU

Hz. Peygamber (s.a.)’e Necid ahalisinden bir adam geldi. Saçları karışıktı. Kulağımıza sesinin mırıltısı geliyordu, ancak ne dediğini anlayamıyorduk. Hz. Peygamber (s.a.)’e iyice yaklaşınca gördük ki, İslâm’dan soruyormuş.

Hz. Peygamber: “Gece ve gündüzde beş vakit namaz” demişti ki adam tekrar sordu:

“Bu beş dışında bir borcum var mı?” Hz. Peygamber (s.a.):

“Hayır ancak istersen nâfile kılarsın.” dedi.

Hz. Peygamber: “Ramazan orucu da var.” deyince adam:

“Bunun dışında oruç var mı?” diye sordu. Hz. Peygamber(s.a.):

“Hayır! Ancak dilersen nafile tutarsın.” dedi. Hz. Peygamber (s.a.)

“Zekât dışında borcum var mı?” dedi. Hz. Peygamber(s.a.):

“Hayır, ama nafile verirsen o başka!” dedi. Adam geri döndü ve giderayak:

“Bunlara ilâve yapmayacağım gibi noksan da tutmayacağım.” dedi. Hz. Peygamber (s.a.) de:

“Sözünde durursa kurtuluşa ermiştir.” buyurdu. Veya “Sözünde durursa cennetliktir.” buyurdu.

‘Felah’ kurtuluş manasındadır. Kurtuluş, mutluluktan daha kuşatıcı bir kavramdır. Dolayısıyla din içinde mutluluğu da içeren felahı asıl gayedir. Kurtuluş için peygamberimizin reçetesi yukarıda ki hadiste belirtildiği gibi şer’i bir çerçevedir.

‘Anın vacibi’ olan ameli yerine getirmek mutluluğun anahtarıdır. Bunu zamana ve zemine göre belirleyen şeriattır. Şeriattan koptuğunuzda aşırıya kaçma vehmiyle huzurunuzu kaçırmanız muhtemeldir.

KELİMELERLE ‘MUTLULUK ‘

 Mutluluğu, ferah, sürur, saadet ve itminan kelimeleri ile açıklamak mümkündür. Bu kavramların anlamları üzerinden yeniden düşünmeli.

Ferah kavramı, göğsün uhrevî değil dünyevî hazlarla genişleyip açılmasını ifade eder. Bu da sevinç ve şımarma anlamındadır. Kur’an’da: “Dünya hayatı ile sevinip(ferah) coştular.” (Rad 26) ayetinde bu anlam vardır.

İsfahanî, ferahı şöyle tanımlar:

“İnsanı neşeli olmaya, neşe de meraha sürükler. Merah kötülüğe ve büyüklenmeye çağırır, bu durum haktan yüz çevirmenin başlangıcıdır. Dünyevîlik içinde gaflet insana hâkim olup onu baskısı altına aldığı ölçüde çoğalır ya da azalır.” Bu duruma düşenleri Hak Teala şöyle kınamıştır:

“Doğrusu Allah böyle sevinip şımaranları sevmez.” (Kasas 7)

“Her hizip sahip olduğu ile sevinip şımarmıştır.” (Müminun 53)

Sürur da nefsin dünyevî ve uhrevî güven ve huzur içinde olmasından dolayı manevî hazdan göğsün genişlemesi, açılmasıdır. Böyle bir mutluluk ancak ahiret uğrunda kazanılıp elde edilenler sayesinde mümkündür. Saadet mutluluk anlamı taşır. Fakat Asr-ı saadet- mutluluk çağında, sahabenin, sanıldığı gibi coşkulu bir mutluluk içinde olmadıkları malumdur. İnsanın mutlu olma sebebi sahabe için peygamberin bulunduğu bir toplumda yaşamaktır.