Mantıklı düşünme ve ona uygun akıl yürütmeyle yalın bir gözlemle emeğin servetin kaynağı olduğu ya da olması gerektiği değerlendirilmesinin yapılabileceği kabul edilebilir. Böyle bir kabul, genel olarak insanın varlık dünyasındaki anlamının, konumunun, işlevinin kavranmasına da yardımcı olabilir. Elbette insan, emek ve servet olgularının çeşitli devirler, dönemler, şartlar bakımından yüklenilen tanımları, anlamları, amaçları, işlevleri, kullanımları birtakım değişimlere konu olabildiklerini hesaba katmak gerekmektedir. Bu bağlamda kabul edilen belli bir inanç, dünya görüşü, değerler sistemi başvurulması gereken kaynak, ilke, ölçüt olarak kendini gösterir.

Sözgelimi kapitalizm olarak adlandırılan, ama tanımlanmasında birbirleriyle pek de uyumlu olmayan unsurlar taşıyan, öncelikle iktisat temelli bir yaklaşıma dayanan sistemde insan anlayışı başlıca sorun olagelmiştir. Bu anlayışta insan, bencil bir varlık olarak kavranılmak istenirken, bu niteliğinin kaçınılmaz bir özelliğinin özgürlük ilkesi olduğu savunulmuştur. Bencil ve ondan ayrılmaz bir özgürlükle donatılan bir varlık olarak insan, kendi amacına ulaşmada, dolayısıyla kendi varlığının adeta güvencesi sayılması gereken kendi çıkarını elde etmede, handiyse hiç bir inancı, ilkeyi, değeri sınır olarak tanımamaya yönlendirilmektedir. Emek olgusu da, benimsenen söz konusu insan ve özgürlük bağlamında değerlendirilmiş olsa bile, onun kullanılmasında, işlevinde bir takım değişikliklere tabi tutulabilmektedir. Mesela üretim yapılan bir atölyede makinenin mülkiyetine sahip olanın konumu, özgürlüğü, haklarıyla, asıl ürünü ortaya çıkaran emek sahibinin konumu, özgürlüğü ve hakları neredeyse bütünüyle farklı bir değerlendirilme konusu olabilmektedir. Biri neredeyse mutlak ve sınırsız bir özgürlük ve hakka sahip tanımlanırken, diğeri bir takım doğal ve doğal olmayan sınırlamalara tabi tutulabilmektedir.

Gerçi değişen zaman ve şartlar içinde insan, emek ve servet olgularının tanımından, amacından, niteliklerinden, işlevlerinden bazı değişiklikler, yeni sayılan yaklaşımlar ve anlayışlar ileri sürülmüştür. Ancak dayanılan temel ilkeler, kurallar, kavrayışlar ve değerlendirilmeler özü itibariyle korunagelmiştir. Hatta bazı ilkelerin, kuralların, kavrayışların ve değerlendirilmelerin, farklı ifadelerle desteklenmesiyle, adeta tartışılamaz niteliklere büründürüldüğü gözlemlenebilmektedir. Sözgelimi insanın bencilliğinin amacında, işlevinde ve kullanımında salt bireysel güdülerin, çabaların, sonuçların tek boyutlu olarak tanımlanmalarının, değerlendirilmelerinin yeterli olmadığı savunulmuştur. Aksine insanın bencilliğinin diğer bireylerin ve toplumun maddi ve manevi kalkınmasında, gelişmesinde, refah ve huzurun, barış ve güvenliğin gerçekleştirilmesinde yadsınamayacak derecede etkili ve önemli olduğu bile ileri sürülmüştür.

Gerçekten geçen zaman, dönem, şartlar bağlamında söz konusu yaklaşımlar, kavrayışlar, anlayışlar, değerlendirmeler ve yorumlar insan, emek ve servet olgularının tanımından değerlendirilmelerine uzanan birçok düşüncenin, görüşün, hatta inanç ilkelerinin, dünya görüşünün ortaya konulmasına ortam oluşturmuştur. Ancak temelde yatan ilkeler, kurallar, kurumlar, kavrayışlar, değerlendirmeler özü itibariyle hem saklı tutulmuş, gizlenmiş, gözden uzaklaştırılmaya çalışılmıştır. Öyle ki, yeni bir şey olarak ortaya konulduğu bile iddia edilebilmiştir. Bu da, bir başka araçla gerçekleştirilmiştir ki, o siyasettir.