Mekânları var oluşun gerçekleştiği ve insanın hem eşya hem de kendisi ile iletişim, etkileşimde bulunduğu bir zemin olarak düşünürsek, bütün hayatın biçimlendiği yer olarak ifade edebiliriz. İnsanın dünyadaki varlığı ve onun mekânla kurduğu ilişki bizi hem zaman olarak hem de mekân olarak bir kayıt altına alır. Bu bakımdan insanın ürettiği her şey, bir boyutu ile mekânla ilintilidir. Bu bakımdan mekânla kurduğumuz ilişki bizim zihni altyapımızın bir nevi tezahürüdür. Çünkü mekânı algılayışımız, onu değerlendirmemiz bizim hangi var olma kümesine ait olduğumuzu da gösterir. Bu var olmada düşünüş biçimimizden, eyleyiş biçimimize varana kadar bütün zihni kodlarımız, bu ilişkinin ortaya çıkardığı değerler sistemini açıklar. Tarih, coğrafya, kültür ve inanç dünyamızı şekillendirir. Haliyle tercihlerimizi ve seçimlerimizi de bu arka plan belirler.

Nitekim bugün şehir dediğimiz bu organizma toplumsal hayatın inşasında ve devamlılığında önemli bir yere sahiptir. Bu bakımdan da kıymetlidir. Çünkü şehirler ortaya koydukları birtakım temel ölçütler ile üretimden tüketime birçok ilişki biçimini belirleyen önemli bir belirleyicidir. Ve her türlü etkileşimi birtakım neticeler doğurur ve bu doğan neticeler toplumsal değişim ve dönüşümün hassas ayarlarını oluşturur. Bir bakıma bir bozukluktan, kötülükten bahsediyorsak her hangi bir yere dair muhakkak zihinsel bir karmaşanın somutlaşmış halini yaşıyor, hissediyoruzdur. Nitekim bir şeyin neye tekabül ettiğine dair en somut verileri mekânsal olarak şehirler verir. Şehir dediğimiz yapı, soyut bir kavram olmadığı gibi maddi yapıların oluşturduğu bir yer isimlendirmesi de değildir. Çünkü ne kadar fiziki bir boyuta sahip olsa da onun şahs-ı manevisini oluşturan bir zihni ve ruhi boyutu vardır.

Bu noktadan bakıldığında şehirler, bir nevi bu düşünme, eyleme ve var olma biçiminin en açık, en somut göstergesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bugün ikamet ettiğimiz mekânlardan tutun da yaşadığımız, aidiyet kurduğumuz şehirlerin hangi zihni durumu yansıttıklarını net bir şekilde söyleyebileceğimizi düşünmüyorum. Açıkça ifade etmek gerekirse şehirler; kültürel, siyasal sosyal ve ekonomik olarak tam bir curcunayı, tam bir kafa karışıklığını göstermektedirler. Hangi değer dünyasını, hangi geleneksel bağlama ait olduklarını giderek seçemez duruma geliyoruz. Sadece geleneğin kutsanarak onu şekli bir boyuta büründürmek bir aldatmacadan başka bir şey ifade etmiyor.  Binaenaleyh bugünkü şehirlerin damarlarında dolaşan hayat sürekli kirlenmekte ve bir bakıma toplumsal birtakım arızaları kronik hale getirtmektedir.

Elbette bu kronik hal şehrin gramerini bozarken, anlaşılması güç bir dili de açığa çıkartır. Duymadan, hissedilmeden sürekli yüksek bir gürültüye muhatap olan toplum, elbette daha da gürültüyü artıracak adımları atacaktır. Bu da bir şekilde şiddete kapı aralayacaktır. İletişim kanallarının kapalı olduğu her ilişki nihayetinde çatışmacı bir dili doğurur. Belki bugünkü dünya anlayışı bu karışık şehir anlayışına katkı yapsa da, desteklese de, şehirler; asıl itibarı ile düşlerin, hakikatlerin yuvasıdır. Çeşitliliğin kaybolup tekdüze bir dünyanın oluşmasını istemek şehrin göz kamaştırıcı o estetik yönünü, uyarıcı, yön gösterici işlevini kaybettirecektir.

Şehirlerin insan kimliğini şekillendirmedeki rolü bugün tamamen kentleşme ile bir yerde daha özgürleştirici olarak görünse de nihayetinde bu hali ile bir kâbusa açık haldedir. Bugün dünyanın her yerinde (şehir/kent), insanların paylaştığı yaşamsal deneyim başkası diye adlandırdığı diğer insanların ortak alanlardan soyutlanarak dışlanmalarını sağlıyor. Külfetin sadece bir topluluğun üzerine bırakılarak daha çok işin nimet bölümü ve bunun paylaşımı etrafında süregelen tartışmalar şunu açıkça gösteriyor ki bugün insanın merkezinde olmadığı, şefkat, merhamet, adalet, sosyal adalet gibi değerler sistemi yerine gücün ve onu kullananların hegemonyası hüküm sürüyor. Bu hükümranlığı perçinleyen üretim, tüketim ilişkileri ile birlikte şehirler, dil becerilerini ve hali ile kendini gösterme biçimlerini giderek kaybediyorlar. Şehrin iktidar anlayışı da şehirlerin biçimlerine etkili oluyor. Özellikle güç tutkusu, iktidarı elde etme biçimi ve onu kullanma biçimi şehirleri tehdit ediyor.

Bugünkü şehirlere dayatılan hız, iktidar, haz, daha çok süreci kirletiyor. Hız ve iktidar birbirini tamamlıyor ve kendi kodlarına dönmesini engelliyor. Onun içindir ki bütün toplumsal yapılar ve şehirler imha tehdidi ile yüz yüze kalıyor. Bu tehdit şehirlerin bütün belleğine ve hafızasına yöneliktir. Bu bağlamda bizim şehirleri/kentleri konuşabilmek ve onun varlığını doğru kodlayabilmek için şehrin dilini/gramerini doğru bir yere taşımak gerekiyor. Yoksa bütün zihinsel aidiyetler bir daha asli bağlamına ulaşamayabilir. Mesele onun temsil ettiği âlemi doğru algılayabilmekte gizli. Onun için mekânı, kültürel dokuyu ve insanı nereye konumlandırdığımızı doğru bir şekilde gözden geçirmemiz gerekiyor. İşte senin dilin, şehrinin dili mi? Aynı dünyaya denk düşüyor muyuz, buna bakmak gerekiyor. Hoşça bakın zatınıza…