Türkiye’nin 20 yıllık siyasi serüveninde seçim süreçlerinin en fazla öne çıkan özelliği, seçimlere kısa bir süre kala ortaya çıkan ya da çıkarılan suni krizlerdir.

Bu krizlerin alametifarikası iktidarın tam da siyaseten sıkıştığı bir dönemde ortaya çık/arıl/masıdır. Dahası bu suni krizler iktidar tarafından değil, doğrudan muhalefetten ya da muhalefet ile ilişkili sayılabilecek çevreler tarafından başlatılmakta, iktidar da kendisine gönderilen bu pası gole çevirmektedir.

Kısacası, danışıklı döğüş iddiasını temelden doğrulayacak bir süreç yaşanmaktadır.

Bunun en somut örneği 2007 seçimlerinden itibaren yaşanan siyasi tartışmalarda ve gelişmelerde görülebilir.

Hatırlanacak olursa, 2007 seçimleri AK Parti iktidarının ziyadesiyle istifade ettiği suni krizlerin ilk örneğinin yaşandığı seçimlerdir.

O dönemde seçim tahminlerine yönelik yapılan saha araştırmalarında %34 ile 2002 yılında iktidara gelen AK Parti’nin %26-28 bandında oy oranlarına kadar düştüğü ile ilgili sonuçlar ortaya çıkmaktaydı.

Ne var ki seçimlere kısa bir süre kala sonradan adı “367 krizi” olarak anılan bir hukuki tartışma başlatılarak iktidar partisine adeta can suyu verilmişti.

Cumhurbaşkanı seçiminde Meclis’te toplantı yeter sayısı için oylamada en az 367 milletvekilinin olması şartının ileri sürülmesi, buna karşın yapılan birinci oylamanın CHP tarafından Anayasa Mahkemesi’ne taşınması ve mahkemenin de bunu uygun bulması Kasım ayında yapılacak seçimlerin erkene alınmasına neden olmuştu.

Birinci oylamanın yapıldığı gün Genelkurmay’ın laikliğin tehdit altında olduğu gerekçesiyle yayınladığı e-muhtıra ve hükümetin buna verdiği tepki ile Cumhuriyet mitingleri de yine suni krizin bir başka parçası olmuştu.

Diğer bir ifadeyle, AK Parti’nin aradığı malzeme CHP ve ona yakın hukukçu çevre tarafından bulunmuştu!

Sonuçta, 22 Temmuz 2007 tarihine çekilen seçimde Türkiye’nin temel meselelerinin konuşulması yerine “eşi başörtülü bir kişi Çankaya’ya çıkabilir mi, çıkamaz mı” tartışması hâkim olmuştu.

AK Parti’nin seçim gezilerine birlikte katılan Başbakan Erdoğan ve adaylığı engellenen Abdullah Gül, kendilerine bahşedilen bu fırsattan istifade etmeyi başardılar ve sonuçta %26-28 bandında gözüken oylar %47’ye kadar yükseldi.

Hâlbuki örneğin o seçimde Saadet Partisi, 22 Temmuz seçimlerinin Suriye’nin işgal edilip edilmemesinin kararının verileceği, buna bağlı olarak Türkiye’ye Sevr’in yeniden dayatılıp dayatılmamasının kararının verileceği seçimler olarak görüyor ve böyle anlatıyordu.

Neticede aradan geçen yıllar Suriye konusunda Saadet Partisi’nin haklılığını ortaya koydu, ancak bunun pratikte hiçbir anlamı kalmadı.

Zira sonrasında yaşanan diğer seçim süreçlerinde de iktidar ve muhalefet eliyle başka suni krizler ile karşı karşıya kalındı. 2009 seçimlerinde “one minute” olayı, 2011’de Ergenekon davaları, 2015’te terör olayları, 2018’de “seni başkan yaptırmayacağız” temalı tartışmalar ve ara dönemlerde gerçekleşen referandumlar doğrudan kutuplaşmaya dönük hamleler olarak kullanıldı ve böylece bu ortamlarda da temel meseleler hakkıyla ele alınamadı.

Büyük Ortadoğu Projesi’nin adım adım ilerlediği bir ortamda, son günlerde gündeme getirilen tartışmaları bu yönüyle “acaba” sorusunu sorduracak türden gelişmeler olarak değerlendirmekte yarar bulunmaktadır.

Ortada hiçbir gündem yokken CHP tarafından gündeme getirilen başörtüsü tartışmasının bugün geldiği nokta “acaba” sorusunu ister istemez akıllara getirmektedir.

Aynı şekilde cumhurbaşkanlığına üçüncü kez aday olma tartışmasının başlatılması da ilginç bir noktaya evrilmektedir.

Seçimlerin akılla değil duyguyla yönetildiği gerçeği ortada iken ve seçim sath-ı mailine girilmişken daha ziyade iktidarın lehine olacak şekilde kutuplaşmayı artıracak bir söylem seçmene ne kadar sağlıklı bir şekilde aktarılabilir?

Sokakta vatandaşın gündeminde ekonomik sorunlar varken ve bahse konu edilen konulara çok fazla itibar göstermediği ortada iken meselenin “adaylık ve başörtüsü” merkezli tartışmalara evrilmesi “bu kimin işine yarar” sorusunu sormayı gerekli kılmaktadır.