Stiepan G. Metsrovic, Duygu Ötesi Toplum adlı kitabında Sırpların Bosna’da, Kosova’da ve Arnavutluk’ta yaptığı katliam görüntülerine duyarsız kalan toplumların, bu dönüşüme nasıl evrildiklerini açıklar. Metsrovic, katliamların yapıldığı dönemlerde bir muhabirin katledilen çocuğunun cesedi başında ağlayan anneye mikrofonu uzatıp ne hissediyorsun diye sorduğunu ve Batılı ailelerin bu olayı sıradan bir görüntü olarak algılayıp izlediklerini ifade eder. Toplumların varlığını sürdürebilmesi için ekonomik kalkınma elbette önemli ancak bunun yanında evrensel değerlerden beslenen birikimlerin korunması ve bireylerin hayatlarını uyum içinde sürdürebilmeleri de esastır. Fakat ne yazık ki bugün bırakın birey merkezli hareket eden Batı toplumlarını, insan ilişkilerinde yakınlığa önem veren İslam toplumlarında da şiddet görüntülerine karşı yoğun bir duyarsızlaşmanın olduğunu görüyoruz. Bilindiği üzere küresel imparatorluk, mazlum halkların bütün kaynaklarını sömürdü ve kadınları, çocukları, gençleri katledip bu görüntüleri ekranlarda sürekli şekilde gösterime açarak insanları duyarsızlaştırdı. İnsanlar acıma hissini kaybettiler ve ekranlarda gördükleri ile sokakta karşılaştıkları şiddet görüntülerini ayırt edemez hale geldiler. Hak ihlallerine karşı hassas olan Müslüman halklar da bu atmosferden fazlasıyla etkilendiler ve zihin bulanıklığına, duygusal körleşmeye maruz kaldılar.

Metsrovic’in duygu ötesi toplum kavramına açıklık getirirken verdiği çarpıcı örnek, aslında hepimizin aşina olduğu bir durum. Katliamların yaşandığı bir alanda çocuğunun cesedine sarılıp ağıtlar yakan anneye yaklaşıp ne hissettiğini soran o muhabirler bugün Suriye’de, Filistin’de, Yemen’de, Afganistan’da aynı soruları sormaya devam ediyorlar. Ve bu soru tek başına birey ve toplumların içinde bulunduğu donukluğu, duyarsızlığı, vurdumduymazlığı özetleyecek mahiyettedir… Bilirsiniz cevabını hepimizin bildiği sorular vardır hayatta… Çocuğunun parçalanmış cesedine sarılan annenin duygularını anlayabiliriz ve her şeyi bir tarafa bırakıp onun acısına ortak oluruz. Fakat bu hassasiyeti kaybeden bireyler annenin yaşadığı acıya değil bu fotoğrafın kendilerine hangi kazanımları getireceğine odaklanmaktalar. Ve onlara göre duvara asılmış bir resimle anne arasında hiçbir fark yok.

Mestrovic, Batılı bireylerin insanların acılarına üç nedenden dolayı kayıtsız kaldıklarını açıklar: Birinci grupta yer alanlar, savaşın uzak coğrafyalarda yaşandığını dolayısıyla kötülüğü ortadan kaldırabilmek için hiçbir etki yapamayacaklarına inanır ve kayıtsız kalırlar. İkinci grupta yer alanlar olaylara kendilerince anlam vererek, acıyı normalleştirmeye çalışırlar. Üçüncüsü gruptakiler ise ötekinin ne yaşadığını, neye maruz kaldığını umursamazlar onlar kendi ihtiyaçlarına odaklıdırlar.

Bireylerin ötekinin acısına karşı duyarsız kalmalarını bu üç başlık altında değerlendiren Mestrovic, bu konuda teknolojinin de büyük etkilerinin olduğunu vurgular. Nitekim bugün teknolojinin imkânlarını kullanan medya sektörü şiddet görüntülerini sınırsız şekilde sergileyerek toplumların duygusal hassasiyetlerini köreltiyor ve donukluğa sebebiyet veriyor. Bugün çocuğunun cesedinin başında yas tutan o anneyle karşılaşmış olsak öyle sanıyorum hepimiz, mikrofonu uzatıp annenin acısını deşecek sorular sormaktan kaçınmayacağız. Zira acıma, sevgi, coşku, heyecan gibi temel duyguları dondurup rafa kaldıran Batı insanı dünyaya model olarak sunuldu ve sömürgeleştirilen toplumlar bu modele bilerek ya da bilmeyerek uyum sağladılar.

Sosyal psikolojinin kavramları arasında yer alan “sorumluluğun dağılımı” yardıma ihtiyacı olan kişiye topluluktan birinin el uzatması ile sorumluluğun diğerlerinin üzerinden kalkmasını içerir. Fakat ilginçtir bugün insanlarımız dondurucu soğukta sokağa terk edilen evsizlerle karşılaştıklarında başlarını çevirip geçiyorlar ve terk edilmişlerin sorumluluğu omuzlarımıza binen ağır bir yüke dönüşüyor. Zira Batı’da başlayan duygu ötesi toplum yapısı bütün dünyaya yayıldı ve artık hepimiz “yangın yeter ki benim eve sıçramasın” düşüncesiyle hareket edip insanlarla bağlarımızı kopardık. Kutuplarda bir çocuğun ayağına diken batsa acısını yüreğimizde hissederiz diyen dedelerimizin aksine bizler bütün ezilmişlere, omuzları yıkıklara, yalnız ve mazlumlara yetecek kadar büyük olan merhametimizi hapsedip duygusal körlüğe yakalandık. Bu hastalık ne yazık ki bize de bulaştı.

Peki, ne yapabiliriz? Şimdi bu soruyu kendimize sorup cevabına ulaşmak zorundayız…