Hakkı-batılı, doğruyu-yanlışı, dostu-düşmanı tanımada, seçmede yanlışlar yapmaya devam ediyoruz. Hak ölçü elimizde değil ki... Bize herşey için “mizan” da indirilmedi mi? Şaşmaz/hak mizan, sadece Allahu Teala’nın mizanıdır. Bu ilahi mizanı elimizden çıkartalı şaşkınlıkta, dalaletteyiz. Hakkı Batılı ayırdedemeyenler, dostu ve düşmanı da ayırdedemezler. Mü’minin dostları, Allah Teala’nın dostları, düşmanları da O’nun (c.c) düşmanları olmalı değil mi? Sevgi ve velayet de öyle... Ve düşmanlarımızla Hak yolda cihad, mücadele görevimiz var. Düşman safında durabilir miyiz? Sonuç; hüsrandır, zillettir. Hem dünyada hem de ukbada. Varşova Paktı çöktükten, NATO’nun yeni düşmanı İslam olduktan sonra bile, biz hâlâ NATO’dayız?! İşte ABD, AB, İsrail bize karşı düşmanlıklarını açıkça belli etmelerine rağmen, (dostluk, ortaklık, velayet) ilişkilerimizi sürdürmemiz “şaşkınlık” değil midir? Ya Rabb gözlerimizdeki perdeyi kaldır... Bizi Yolunda birleştir. Düşmanlarımızın oyunlarını boz. Bizi bu zilletten kurtar...

Allah (c.c) zalimleri, kafirleri, müşrikleri, tağutları, müsrifleri, haddi aşanları (kulluk, itaat sınırını aşanları, hükümlerini beğenmeyenleri, karşı/aykırı hükümler koyanları...) sever mi? Herkes de sevdiğiyle birlikte olacak... Allah’ın düşmanlarını sevmek bizi ateşe götürmez mi? Bu durumda istediğimiz dünya ve ahiret mutluluğuna ulaşabilir miyiz?

En üstte olması gereken ümmet/mümin/müslüman/ehli tevhid kimliği zayıflayınca, öteki alt kimlikler güçlendi. Ve giderek buralara geldik. O halde üst kimliğimizi yeniden kurarak geliştirmek, güçlendirmek zorundayız. En güçlü bağ, ümmet/mümin kardeşlik bağlarıdır. Hepimiz, tüm farklı kimliklerle, ırk, renk ve dillerimizle ilk insan ve Peygamber Hz.Adem ile eşi Havva annemizin çocukları değil miyiz? Yeniden tevhidde/İslam’da ümmet şuurunda hepimiz toplanmak zorundayız... Sevgisiz, güvensiz, barış da adalet de kurulamaz. Seven sevdiklerine zarar verir mi? Sevgi olsa, canlarımız, akıllarımız, nesillerimiz, mallarımız güvende olmaz mı?

Biz namazdayken kıblelerimiz işgalde, esarette... Bir TV kanalında Mehmetçiğin savaş görüntüleri öbürlerinde eğlence ve tefrika programları. Önce zihinlerimiz, kalplerimiz parçalandı. Şimdiyse ülkemiz bölünme tehlikesinde... Bizi kolay kandırabiliyorlar: “Bir mümin aynı yılan deliğinden iki kez sokulmaz.” (H.Ş) “Bizi aldatan bizden değildir.” (H.Ş) Evet aldatmak kötüdür, ama aldanmak iyi midir? Sonradan “keşke” diyeceğimiz, özür dileyeceğimiz şeyleri söylemeye/yapmaya devam ediyoruz... Ülkemizde bilmem ne kadar düşman üsleri varken, ne kadar güvendeyiz? Bunlar “beka”mızı tehdit etmiyor mu? İçimizden devşirilen işbirlikçi kuklalarla savaşırken, kuklacılarla işbirliğinde, ortaklıkta, ittifaktayız?!

Neredeyse tüm İslam ülkelerinde en büyük sorunlardan biri işbirlikçi yöneticilerdir.

Düşmanlarımızla yan yanayız. Allah’tan yardım istiyoruz. Gelir mi? Dün Ümmet-i Muhammed olarak, İslam’ın korumasında/egemenliğinde tüm farklı kimlikler (Türk, Kürt, Arap, Fars...) olarak, hem de tüm gayrimüslimlerle bir arada barış içinde yaşayabiliyorken, bugün Müslümanlık iddiamızla alt kimliklerimizle birbirimizle savaştayız. Ve İslam’a hepimizin tüm insanlığın ihtiyacı var. Anlamalıyız ki, İslamsız barış da adalet de olmuyor, olmaz... İslam Birliğine mecburuz... Kurtuluş; ABD, AB, Vatikan... Kapılarında değil, Rahman’ın kapısında/yolundadır. İstiğfarlara, tevbelere çok muhtacız. Buna öncülük edecek bir hilafetten de mahrumuz. Başı kopartılmış bir ümmetiz...

“Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla. Kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin tutturma! Ey Rabbimiz! Şüphesiz sen çok esirgeyicisin, çok merhametlisin.” (Haşr, 10)