Perşembe

Son zamanlarda sürekli yaşanan afetler sonrası ortaya çıkan üslup beni gerçekten tedirgin ediyor. Hiçbir şeyi kendimize mal etmeden sürekli tabiatı suçlayarak, onu örseleyerek hayatımızı daha güzel kılabileceğimizi düşünüyoruz. Ne tuhaf! Bu bağnazlığımızla, hadsizliğimizle tabiatı, tabiatın olağan akşınının dışına çıkartmaya çalışıyoruz. Bu hız çağında ‘ne yapılabilir ki?’ diye soruyoruz. Modern zamanlarda çoğunlukla sabırsız insanlar olarak tabiat ile aramıza büyük engeller koyarak yaşamayı seçiyoruz. Yaşanılan her musibeti, her afeti bir düşmandan bahseder gibi ele alıyoruz ve içimizde oluşan öfkeyi kusmaya çalışıyoruz. Bazen makul, kabullenmiş gibi göründüğümüz görüntülerin ardında hissettiğimiz çaresizlik ve de ihmallerimizin oluşturduğu boşluk duygusu açığa çıksa da genel olarak hiçbir şeyi kendimizde değiştirmeden devam ediyoruz. Hiçbir şekilde ne kendimize ne de tabiata kulak veriyoruz. Oysa doğadan öğrenecek ne çok şeyimiz olduğunu bir hatırlayabilsek!  Hayatta hastalık, yoksulluk ya da başka sorunlar yaşarken bile bu yaşadıklarımızın sebebini incelemezken hatta bütün bu sıkıntılar içerisinde herkes birbirine yaşadığımız her anın zevkine varmamız gerektiğini söyleyerek bir çeşit örtme işlemi uyguluyoruz. Topyekûn inkâr, yok sayma ya da adına ne derseniz o.  Aslında tabiatın o çok yalın, naif yapısını bu kadar çok hırpalayıp ona başka bir şans tanımayan oburluğumuzu ve vandallığımızı kategorize etmemiz gerekiyor.  Elbette belli başlı her şeyin bir açıklaması vardır. Her şey ustalıklı bir şekilde açıklanabiliyor ve hepimiz açıklamaların ardından gidebiliyoruz. Vaktaki tabiatı dinleyebilen ve duyusal deneyimlerinden faydalanabilenler için halen daha hayat basit bir şey, onu kompleksli bir yer haline biz getiriyoruz. Oysa bağ kurup, onu dinleyebilme becerisi edinsek, bizi daha zengin ve daha derinlikli hayatlara ulaştırabileceğini gösteriyor. Biz ne yapıyoruz? Onu çaresiz bırakıyor ve fıtratını bozuyoruz.  Mahlukat ilişkisindeki dengeyi darmadağın ediyoruz ve sonunda darmadağın oluyoruz. Biraz kendimizi ve tabiatı dinlemeye ve de anlamaya ihtiyacımız var. Yine bir sel, yine bir deprem, yine yağan yağmurdan etkilenen şehir insanları… Hiçbir şey değişmez mi, neden bu katılık? Katılaştıkça kırılıyoruz.

Cuma

Portia Nelson’un çok sevdiğim bir şiiri var, ismi; “beş bölümlük otobiyografi.” Her okuduğumda beni gerçekten çok sarsıyor. Hayat gibi bir şeyi tarif ettiği için olabilir. Ama bilmiyorum bu aralar birçok olay sonrasında dilimin ucuna gelip gelip duruyor. Özellikle son mısra bir karar anı gibi kesiyor her şeyi.  Orijinali daha güzel ama çevirmeye çalıştım.

-I-

Yolda yürüyorum. / Yol üstünde derin bir çukur.

İçine düşüyorum. / Kayboldum... / Umutsuzum.

Bu benim hatam değil. / Bir çıkış yolu bulmak sonsuza kadar sürebilir…

-II-

Aynı yoldan yürüyorum. / Yol üstünde derin bir çukur.

Görmezlikten geliyorum. / İçine düşüyorum.

Aynı yerde olduğuma inanamıyorum. / Ama bu benim hatam değil.

Dışarı çıkması hala çok uzun zaman alıyor.

-III-

Aynı yoldan yürüyorum. / Yol üstünde derin bir çukur.

Orada olduğunu görüyorum. / Yine de içine düşüyorum.  / Bu bir alışkanlık.

Gözlerim açık. / Nerede olduğumu biliyorum.

Bu benim hatam. / Hemen çıkıyorum.

-IV-

Aynı yolda yürüyorum. / Yol üstünde derin bir çukur. / Etrafından dolaşıyorum.

-V-

Başka bir yoldan yürüyorum.

Cumartesi

Giderek nezaketimizi, inceliklerimizi kaybediyoruz. Bunu birçok sosyal ortamda ve birçok kimsede gözlemleyebiliyoruz. Güzel konuşup, kalınlıktan dökülüyoruz. İnce davranışlar sergileyip kaba konuşmaktan geri duramıyoruz mesela. Her bir işe bakışımız biraz bencilce ve biraz kırıp dökerek yapma yönünde gelişiyor. Mesela birbirimizi uyarırken, bir şeye davet ederken ya da bir kusuru düzeltmeye çalışırken (iyi niyetle bile olsa) düzelmeyecek şekilde yapıyoruz.  Birisinin yanlışını öyle değil, bak böyle diyerek düzeltmek o yanlışı kronik bir hale getirmekten öte bir yere varmıyor. Mesela yeni bir şeyi öğrenen biri, öğrendiği şeyi yanlış ifade ettiğinde doğrusunu bir soru sekline getirip tekrar sormak en azından belli bir öğrenme turu için önemli bir adım. Bir çocuğa, gence bu şekilde yaklaşıldığında o gencin bu yaklaşımı alması ve benimsemesi daha sarsıcı-kalıcı oluyor.  Bir şeyin yer etmesini istiyorsak onu en güzel şekilde ortaya koymamız gerekiyor. Bu meselenin içinde dolaşırken bunun en iyi örneğine değinmeden geçmek olmaz. O da Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin (R.A.) efendimizin yanlış abdest alan bir kimseye abdesti doğru almayı gösterdikleri kıssadır. Yani ‘Bize hakemlik yapar mısın? hangimiz daha doğru abdest alıyoruz yaklaşımı bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz yaklaşımların başında geliyor.  Onun için yaparak göstermek halen daha birincil öğrenme biçimlerinin başında gelir. Biraz nezaket ve zarafet eminim ki letafeti, huzuru getirecek. Bize incelikler lazım.

Pazar

Elimin ortasındaki yarayı, Harrison’a gösteriyorum ve nasıl oluştuğunu anlatıyorum. Birden bir ürperme ile elinin üzerindeki şişkin, dikişli yaraya bakıp bir irkiliyor. Yüzüne baktım, yüzündeki ifade tanıdık geldi. Yara yarayı tanır dedim içimden, içimde hissettiğim ürperti ile.  Çünkü yarayı bilmeyenler yara ile alay ederler. O ifadedaşlık içerisinde sanki üzerinden yıllar geçmiş yaranın içimi ürpertmesi ile. Herkes yerinden kalkıp güne karıştı. Ben de kendi günüme doğru yola koyuldum. Onun için Shakespeare boşuna dememiş, “Yarayla alay eder yaralanmamış olan.”