Sanat, özellikle şiir hakkında şöyle bir yaklaşım vardır: Sanat (şiir) akıl ve bilimin sınırları dışındadır.

Doğrusunu söylemek gerekirse, bu yaklaşım, şiiri bütün olarak değil, bir tür şiiri imlemesi bakımından, belki, dikkate alınabilirdi. Ancak şiirin bütününü, bir başka söyleyişle, sanatın alanı içinde tasavvur edilmesi gereker şiir olgusunu tam olarak anlatabilir mi bu iddia

Hemen söylemek gerekirse, kuşkuluyum bundan.

Öncelikle, Yeniçağ Batı düşüncesinde başat belirleyici konumda olan Akılcılık (Rationalism) bağlamında "akıl" (ratio) ile, Türkçe de "zihni" de içerir anlamda başvurulan "intellecte" "akıl" arasında ayrım yapma gereğini vurgulamak yerinde olur. Zihin daha soyut ve insanın düşünme yeteneğinin ilişkisi olarak "akıl"ı içerecek tarzda yorumlanamaz mı Eğer böyle bir yorum geçerli sayılacaksa, Akılcılık anlamında "akıl"a dayalı bir sanat, dolayısıyla şiir, kaçınılmaz olarak, özellikle doğa bilimleriyle bir noktada kesişebilir. Sanat olgusunu çeşitli bilimlerin yöntemi doğrultusunda irdeleme ve temellendirme durumuyla karşılaşabiliriz. Belli ölçüde Klasisizm, açık bir şekilde Realizm ve Naturalizm, hatta Sosyal Realizm akımlarını bu çerçevede anlamlandırabiliriz, diye düşünmek istiyorum. Oysa zihin bağlamında "akıl"a öncelik verilecekse, belki, yine bir takım bilimsel yöntemlerden yararlanma yoluna gidilebilir, ama bilimsel veri ve sonuçların bağlayıcılığı sanat olgusunu kavramadan çok, sınırlandırıcı bir etken olarak sözkonusu olabilir.

Bir başka açıdan sanat, özelde şiir olgusunu, genel anlamında akılın karşıtı bir etkinlik olarak kavramak ne derecede tutarlıdır Buna bağlı olarak, akılın karşıtı tarzında duyguyu sanatın temeline koyduğumuzda sanatı bütünüyle öznelin (sübjektivitenin) ve sınır çizme güçlüğü dolayısıyla bütünüyle belirsizliğin alanına itmiş olmaz mıyız

Varsayalım ki bu kaygılar giderilmiş olsun. O takdirde sanat olgusunu, mutlak olarak sanatçının, hiç bir zaman nesnel ölçülere tam olarak vurulamayacak kişiliğiyle özdeşleştirmiş, doğal olarak sanatçıyı gerçeklik dünyasından tümüyle yoketmiş olmayacak mıyız

Aslında bu yaklaşımın, sanat olgusunu sanatçının varlığına bağlayan anlayışın köklerini çok gerilere götürmek olasıdır. Yansıtma ya da Taklit/Öykünme kuramını burada hatırlayabiliriz. Aynı şekilde bu yaklaşımın köklerini geriye götürebildiğimiz gibi, çok yakınlarda bazı kuramlarda gözlemlemek de olasıdır. İzlenimcilik (İmpressionizm) i, sanat eserini irdelerken başat unsur olarak sanatçının iç dünyası kadar çevre şartlarını da işin işine katma zorunluluğu duyan tutumları, özetle Psikolojik ve Sosyolojik anlayışları anabiliriz. Kuşkusuz, temel ilke ve aynı zamanda sanat olgusunun bağlandığı ya da çıkartıldığı öz olarak sanatçının varlığını merkeze koyan yaklaşımlar, sanat olgusunu anlamada bir takım ipuçları verebilir.

Hatta sanat eserinin varlığı, sanatçının varoluşunun doğrudan bir yansıması biçiminde açıklama ve yorumlamayı gerekli bile kılabilir. Çarpıcı bir örnek olarak Dostoyevski nin eserlerinde, biraz karanlık bırakılan kız çocukları tasvirlerinin, onun yaşadığı sarsıcı bir hatırayla bağlantı kurulmak istenmesi gösterilebilir. Anlaşılabildiği kadarıyla yazar bu durumu kabullenir bir yorumu destekleyici tutum sergiler gibidir, bile. Troyat, Gide gibi Dostoyevski yorumcuları, onun sanatının içsel derinliği kazanımda bu türden "pişmanlık"ların, "günah çıkartma" ihtiyacına yol açan davranışların akılda tutulmasını kaydederler. Zaten Freud da ruh kazısına girişirken sanatçı Dostoyevski nin manevi kişiliğini kaza alanı seçmiş, eserlerini delil olarak irdelemeyi yeğlemişti. Karşıt bir yol, yani sanat eserinden hareketle sanatçının kişiliğini, iç dünyasını, varlığını amaçlayan yaklaşımlar da sanat olgusunu benzer kavrayışa sahiptirler. Çoğunlukla edebiyat tarihçileri bu yolu tercih eder görünmektedirler. "Şiir Tahlilleri" çalışmasında Mehmet Kaplan, belirgin olmasa da, önemli ölçüde bu yaklaşıma başvurur.