Hangi zengin batı ülkesinde, halkı sabah kalktığında güne; cinayetle, kanla, terörle, kavga ile başlamakta. Hangi memleketin böyle bir kötü kaderi olsun ki; toplum sürekli tahrik edilsin, halkın inançları ile alay edilsin, dış düşmanların bile cüret edemedikleri bir cehaletle "örtülü domuz" karikatürleri ile kardeş kardeşe husumet beslemeye azmettirilsin. Kimsenin Türkiye gibi bir cennet vatana ve fedakâr halkına bu kötülüğü yapma hakkı yok.
Fakat güzel ülkemize ne kadar acımasızca kıydılar. Dışarıdan kurgulanan her olayda ölüp ölüp dirilmekteyiz. Halâ Deniz Gezmişlerin idamına ağlıyoruz. Başbakan ve bakan asmış bir zorbalığın ayıbını yaşıyoruz. Dünkü Danıştay saldırısında olduğu gibi Nihat Erim in öldürüldüğü günde ajanslara kilitlenmiştik. Hangi derin desinatörlerin katlettiği Uğur Mumcu dan sonra dizayn edilen laik-müslüman kutuplaşmalarının acısını yaşıyoruz.
Bir savaşta verilemeyecek kadar binlerce kayıp; 78 kuşağından. Memleketin evladı niçin öldüğünü bilemezken; onların kanları bizleri kurutup ocaklar söndürürken; kimlerin ekmeğine bal oldu. Anneler, askere evlat yollarken bunalıma giriyor, hâlâ dağlarımızda bir çiçek gibi çocuklarımız kırılıyor. Bombalar, mayınlarla döşeli Türkiye de canlarımız eriyor. Bir tavuk ölüsü gibi alıştırılıp da şehid cenazelerine; futbol müsabakaları kadar alakadar olmayışımız. Mehmet Altan daha yeni yazdı: "Ölümlerle Türkiye yi Kürt-Türk diye germek, şahinleri kesmemiş olmalı ki Cumhuriyet gazetesine de yeni bir bombalı saldırı daha yapıldı. Demek ki, bir yandan da laik-şeriatçı ayrımına dayalı ikinci bir toplumsal kriz de devreye sokulmak isteniyor. Doğrusu, 28 Şubat ın önemli dönemeçlerinde otobüslere binip binip Ankara ya giden, 28 Şubat sonrasında da tamamıyla ortadan kaybolan Aczmendileri de bir zaman içinde yeniden sahnede görebileceğimizi düşünüyorum"
Ne ki papaz her zaman pilâv yemiyor. Ne Aczmendilerin renkli görüntüleri, ne de istihbaratın seçtiği en güzel kadınlar, fadime ve emire gibi bayatlamış numaralar artık gelmiyor. Kan ve cinayetle Türkiye halkı kalın konturlarla kutuplaşmaya zorlanıyor. İnsanlar bölünüp, kin ve garez dozlarını artırmaları için Danıştay hedef seçiliyor. Önceki gün Türkiye bir kez daha akıl tutulmasına uğradı. Zira yapılan saldırıdan 2. Kubilay olayı çıkaracak kadar nefret dolu idi Kemal Anadol. Orduyu göreve çağıracak kadar hevesli idi kimileri. Elbet ölüm çok acı, cinayet berbat bir şey ama itidal çağrısı yapıp; meselelerimizi, batı ülkelerinde olduğu gibi birbirimizi kırmadan, her farklı fikri zenginliğimiz bilerek, sahip çıkarak; çözmeye çalışsa idik, şahinlerin elinde oyuncak olmaz; ayrılıklarımızı, uzaklıklarımızı, farklılıklarımızı büyültmezdik. Bu arada hükümetin acizliği de ayrı bir paradoks. Seçimlerde başörtüsü problemini çözmesi için halkın büyük destek verdiği hükümet; müslümanların bu derin yarasını görmezden gelip, çözüm için parmağını bile kıpırdatmaya istekli gözükmeyince; demokrasi dışı güçler devreye giriyor. Yine halkın kaderine kan ve gözyaşı düşüyor. Öldürülen Danıştay daire başkanı da memleket evlâdı, onu vuran Hukuk Fakültesi bitirmiş genç de. İkisinin de ocağına şivan düşüyor, anaları ağlıyor. Bütün Türkiye halkı acı çekiyor.
Ortada bir gerilim yokken, insanlar birbirlerine kan davalı oluyor. Türkiye toplumunda aile bireyleri içerisinde açık da bulunmakta, kapalı da. Okumuş da okumamış da. Zengin de yoksul da. Ailemiz nasıl canımız ciğerimizse, halkımız da öyle. Halk katmanlarında çok şükür hiçbir kavga yok. Dış şeytanların onca uğraşmasına karşın en iyi komşuluklar, kardeşlikler alevîlerle-sünnîlere ait. Ne ki şahinlerin hırsı tükenmiyor, kendilerinin de inanmadığı bir "siyasi türban" iddiası ortaya attılar. Halk açılan bu cepheyi kuşku ile izledi, hiç itibar etmedi. Zira pekçok solcu insanımızın da annesi, eşi, kızkardeşi örtülü. Milliyetçi-muhafazakâr kesimin kadınları da örtülü. Hoşgörü ve esenliğin temsilcisi müslümanlar suçlu gibi gösterilip sanal bir türban kavgası çıkarıldı. Türkiye kadını, özgür vatandaşlarında huzur içerisinde başlarını örtmenin hakları olduğunu düşünüyordu. Bu ülkeyi çok seviyorlar, vergilerini veriyorlar, yavrularını kınalayıp askere yolluyorlardı. Hatta kızları, çağdaşlığı talep ederek modern topluma karışmak için okumak istediler, engellendiler. "Kurbağa prenses" yerine konuldular. Bir vebalı gibi, kamusal alanlardan çevrildiler. Aynı düşüncedeki erkekler okuyabildi, çalışma hayatında bulunabildi ama örtülü kadın mı, bir kağıt parçası gibi çöp sepetine atıldı. Öyle bir toplumsal hafıza kurgulandı ki, - konser salonlarında bakın biz böyleyiz diye kendilerini dağıtmalarına karşın- her başörtülü kadına sakıncalı protokolü uygulandı. Önceki gün Türkiye nin yüreği bir kez daha ağzına geldi; şık takım elbiseleri içerisinde genç avukat, dikkat çekmeden danıştay üyelerinin yanına kadar gidebilmişti. Bir kapalı kadının asla bulunamayacağı mekanı, şık giysilerle aşıp geçmişti.
Genç avukat yakalandığında, eylemi türban için yaptığını bağırıyor. İnternette komplo teorilerinden bahsediliyor. Etraf tehditten geçilmiyor. Danıştay gibi laik cumhuriyetin temel kurumlarından birine yapılmış bir saldırının ne gibi sonuçlar doğurabileceğini hatırlatan yazılara sarılıyor, köşelerinde kalem erbabı. Borsa düşüyor, döviz fırlıyor. Türkiye ekonomisi felç olurken, şahinler eğleniyor.
Bunca acıya karşın yine de çözümsüz değil ülkemiz. Kan üzerinden "kin kültürü" üretip milleti germek yerine; başta Deniz Baykal olmak üzere, tüm siyasiler, başörtüsü gerçeğini kavrayıp çözüm üretmelidirler. Bir alev topu gibi Türkiye yi yakan Kürt-Türk sorununa acilen barıştan ve kardeşlikten yana bir formül bulmalıdırlar. Diğer ülkelerde olduğu gibi bu soylu halkın, huzura ve mutluluğa çok fazla gereksinimi bulunmaktadır.