Eminönü’nün kültür şehri olduğu yılların bir gününde, Cağaloğlu’ndaki yayı-nevinde sohbetteyken Mahmut Toptaş hocamla, Hekimoğlu İsmail namıyla maruf yazar rahmetli ziyarete geldi. Hoşbeşten sonra, beni tanıştırmak istedi Mahmut hocam. Adımı ve Millî Gazete’de yazdığımı söyledi. Hemen yanında oturuyordum. Bakar gibi yaptı, ama bakmadı. Bir şey söyledi mi hatırlamıyorum.

Adını lise yıllarından duyduğum, hiç romanını okumadığım, fakat yazdığı gazete elime geçtiğinde siyasi fikrine katılmasam da, fıkralarını okuduğum bir yazar olmasının ötesinde bir yer ayırmıştım gönlümde ona. Rahmetli Sedat Yeni-gün ağabeyimin hatırının etkisiydi bu.

MTBB’de Çatı’yı neşrettiğim 1976 yılında, arşivinden alıp getirdiği bir gazete kupürünü vermişti bana Sedat ağbi. Bunu Çatı’nın bir sayısında değerlendir diyerek. Hekimoğlu İsmail merhumun nerede ve ne zaman yayımlandığını bilmediğim “Mayo” başlıklı yazısıydı. Giriş kısmını buraya koyuyorum.

(“Değnekten atım, çamurdan evim olduğu zamanlarda, atımı yemlemek için duvara dayıyordum ki, bir kadın çığlığıyla geri döndüm:
Annem!..
Annem elleriyle başını tutmuş, iki kat olmuş, koşuyor. Yolun ortasında bir belediye zabıta memuru elinde annemin çarşafını tutuyor. Ve:
“– Giymeyeceksiniz dedik!..” şeklinde bağırıyordu.”)

Zaman geçti, benzer konuları ve baş örtüsünü biz de yazdık. “Yazdık Hesabı” kitabıma aldığım “Ben Fransız askeri” başlıklı hikayemde Maraş vardır, Sütçü İmam’ların koruduğu kadınlar vardır. İki paragrafı özetlemem yeter sanırım.

(“Komutanımızın emri üzerine, şehrin içine dağıldık. Ve saldırdık kadınlara. Kadınların örtülerine. Bir an önce onları kurtarmak istiyorduk. İşte o anda kurşunlar yağdı üstümüze. Baltayla parçaladılar göğsümüzü. Cesetlerimizi çiğnediler sonra.
Meydanın ortasında vurmuşlardı beni. Bir kadının çarşafını yırtmak üzereydim ki; iri yarı, sakallı ve sarıklı bir adam, Sütçü İmam, bir eliyle kadını korumaya çalışırken benden, diğer elindeki tabancadan boşalttı bütün kurşunları barsaklarıma.”)

Bu uzun girişi, CHP’nin Meclis’e sunduğu “Başörtüsü yasa teklifi” üzerine yaptığımızı elbette herkes anlamıştır. Çünkü konu, geçen asrın ortalarından beri sürekli yazılmış, çizilmiş, dahası hâlâ tartışılmaktadır.

Kurtarıcılık rolüyle iktidar olmuş başbakanlar gününde de başörtüsü sorunu vardı. Biz ANAP’ın neler yapmadığını hatırlatmak istiyoruz, bugünümüzü iyi anlatmamız için.

Özal’ın iktidar olurken yanına aldığı CHP’lilerden biri dikkatimi çekmişti. Adını da vereyim: Reşit Ülker. Sessiz, sedasız, polemiklerde olmayan, karınca ezmez kanaati oluşturmuş parlamenterlerden biriydi benim aklımda. CHP senatörlerinden merhum Mehmet Feyyat komşumdu. Ona sordum, Özal’ın bu tercihinin sebebini. Özal’ı ve gerekçesini siyaseten tahlil etmişti. Reşit Ülker’in iyi bir kanun yazıcısı olduğunu, T. Özal’ın Anayasa Mahkemesi’nden dönmesini istemediği kanunları ona yazdıracağını, başörtüsü serbestliği gibi önemsemedikleriyle de muhasebeci, mühendis sıfatlı milletvekillerini ilgilendireceğini anlatmıştı. ANAP milletvekillerinden, çalışma hayatımdan da tanıdığım rahmetli Bülent Çaparoğlu’nun neticesi iyi olmayan gayretlerinden haberdar olduğumda, mer-hum Feyyat ağabeyin teşhisini hep hatırladım.

Sosyal medyada CHP’nin teklifi tartışılıyor.
“CHP bu konuda samimi ise Anayasa değişikliği çok kolaydır, zor değil.”
Bu iddianın sahibine, ki AKP sözcüsü sanki, iki kişi cevap yazmış.
“CHP samimi veya değil, böyle bir adım attıysa, iktidar, işi çığırından çıkaracak ve seçimler öncesi yapılamayacak genişlikte bir Anayasa değişikliği yerine, tek maddelik bir değişikliği hemen o gün teklif etseydi ya.”

Diğer cevapta ise, “Erdoğan, jenerik gol attı” propagandasına durmuş AKP kalemşorlarıyla futbol bilgisi yarıştırılıyordu.
“Niyetleri ne olursa olsun, CHP’nin yaptığı bu hamleyi fırsat bilerek hukuki alt yapısını sakıncalardan uzak ve dört başı mamur hale getirerek halletmek varken, yapılması zor Anayasa değişikliği hamlesiyle topu tribünlere attı AKP.”

Sayın Erdoğan’ın adından başka AKP içinden ikinci, üçüncü isim yazamayan kalemşorlar, “Ömür verdiği” iddiasında bulundukları, AKP grubunun ayakta alkışladığı ve Sayın Erdoğan’ın da “Dürüstsen, samimiysen, adamsan” gibi keli-melerle tüm barutunu tükettiği konuşmasını bir gazete şöyle takdim etmiş.
“Erdoğan, başörtüsünü de uzun süredir gündeminde olan Anayasa değişikliğine bağladı.”
Aynı gazetenin, aynı haberinin bitiş cümlesi de şu:

“Erdoğan’ın çıkışının ardından Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, ‘Talimatı aldık. Anayasa değişiklik teklif taslağı hazırlama çalışmalarımıza başlıyoruz’ açıklama-sını yaptı.”

Düğmeye CHP bastı. AKP baş örtüsü konusunda neleri yapamadığını hatırladı. CHP’ne, kalemşorlarının tescillendirdiği ’Kasımpaşa üslubu’yla ‘’Altılı Ma-sa’’yı bırakıp yanına gelme çağrısı yaptı. Baş örtüsünü ‘’Çözdürme’’ eyleminde uzman ortağı MHP ile seçimlerde rahat olamayacaklarının itirafı edildi; ayakta vurulan alkışların eşliğinde.
Tercüman-ı Ahval gibi yazdık.

‘’BURDAN BİLDİK GİDENLER, YARIN DÖNER YABANCI’’ TEHLİKENİN TETİKLENMESİ BÖYLEDİR.

Babalarını bir arkadaşının ziyaretine götürüyorlardı. Ben arkada yayılarak oturayım demesine rağmen, ön koltuğa oturtmuşlardı; biraz geriye aldıkları koltukta daha rahat edecek, hem de Başakşehir’den Kartal’a kadar yollarından görecekti İstanbul’u.

Susa susa gitmek olmaz. Arkada oturan büyük oğlan laf olsun, mevzuu açılır icabında düşüncesiyle sordu: -Nasıl buldun İstanbul’u baba?
-Kaybeden kaybetmiş dedi babası, gözlerini yoldan almadan.
-Yok yani, diye söze karıştı direksiyondaki küçük oğlan. Ağabeysine lojistik destek verdi cümlesinin devamında da.
-Sen hep bakıyorsun!
– Doğru dersin oğlum, ama ben seyrediyorum. Bulmak için mi baksaydım?
İki kardeş göz göze geldiler aynanın içinde. Babalarının eğitime devam ede-ceğini anlamışlardı. Baba da doğruladı onları, yeni bir konuya başlayarak.
– Çocuklar! Bu insanların gitmeleri sizin dikkatinizi çekmiyor mu? Yani iğne atsan...
Karşı yönden gelen araçlardı babanın sorduğu. Üç şeritli yolun tamamını kaplayan araçlar... O tarafa şöyle bir daha bakan büyük oğlan hafifçe doğrularak cevapladı babasını.
– Herkes bir yere gidiyor, biz ne karışırız.
– Doğru dersin, diye tasdik etti baba yine. Ben de karışmam, ama “Giderlerse gitsinler” denince bu kadar mı acele edilir, yollara düşülür hemen?
Eyvah dedi içinden küçük oğlan, direksiyonu iki eliyle sıkarken.
– Herkesin işi gücü var. Gitmeyip de ne yapacaklar? Maksadı yeni bir kuşak çatışmasını engellemekti. Fakat tedbiri yetmedi babasına.
– Hayır, öyle değil dedi. Sen kimi yalanlıyorsun? Üstümüzde helikopter mi var? Sonra derin bir iç çekti adam ve gidenlere sitem etti. Bu kaymak gibi yollar, bu tüneller, bu iki yüz liracıkla geçilen köprüler, bunlar gitsinler diye mi yapıldı?
– Baba dedi arkada oturan büyük oğlan. Burada bir konsere gitmek bile problem. Vilayetler yasaklama yarışına girdiler, duymadın mı?
Sesinin tonuna kazanmışlık havasını özellikle veren adam, babacan bir tavırla cevapladı büyük oğlunu.
– “Daha çok konsere gidebilmek için başka ülkelerine kapısına” varmalarını kabul ettin, hoş gördün, onayladın; bunu anladım. Peki, “Sırf daha iyi arabaya binmek, daha yeni telefon alabilmek için” gitmelerine ne diyorsun?
Yine ağabeysine destek verdi küçük oğlan.
– Baba biz ne diyelim. Bu işleri büyüklerimiz bilir.
– Senin dediğin de doğru dedi baba küçük oğluna; hem de çoktandır esir-genmiş bir sevecenlikle. Evet onlar biliyorlar ve bize de söylüyorlar. Bunların hangisi porsiyonlarını küçülttü dersin? Bunların hangisi askıların altında ekmek bekledi? Bu nutukları duymadılar, umursamadılar; “Giderlerse gitsinler”i emir saydılar; “Araçlar, otomobiller, otobüsler, kamyonlar, TIR’lar tıklım tıklım, yollar dolu.” Helikopterden görünüyor işte.
Büyük oğlan, babasının biraz önce kendisine attığı golü düşünüyordu hâlâ; ofsayt kokusuna takılıp kalmıştı.
– Baba dedi, dikkatini çeker ve askılardaki ekmek görüntülerini beyninden silerse, korkulan o hastalığa yakalanmaz umuduyla. Hatırlatmaya çalışacaktı bir daha. Askıdaki ekmek peşine düşmüş, porsiyon hesabı yapmış babaları var demesini istemiyordu insanların.
Uzun bir nefesten sonra
– Baba dedi tekrar. “Daha iyi arabaya binmek” dedin. “Daha yeni telefon alabilmek” dedin. Sen bunları söylemekle, bizim ülkemizde daha iyi arabanın, daha iyi telefonun olmadığını itiraf etmiş olmuyor musun?
Ağabeyi sözü henüz bitirdiğinde kafaya çıktı direksiyondaki çocuk.
– Helikopterden görülen tıklım tıklım yollardaki o araçlar, otomobiller, oto-büsler, kamyonlar, TIR’lar neden daha iyisi değil?
– Siz neler söylüyorsunuz çocuklar dedi baba. Suç işlediğinize dair bir his var içimde. Lütfen susun dedi. Devam ederseniz “Benden daha iyisi” ihtimali akıllara düşmesin diye arabalar, telefonlar, konserler kamuflajı yapıldı iddiasında da bulunursunuz.
Babalarının bu yumuşaması, çocukların yüreğini acıma hissiyle doldurmuştu. Anılardan bahsetti büyük oğlan hüzünlü bir ses tonuyla.
– Gitsinler diyenler vardı hani kartel televizyonlarında. Kim gitti, kim geldi sen daha iyi bilirsin.
– Evet dedi adam, ve en inanmış ses tonuyla devam etti. Bu memleket bura-dan gidilecek bir yer değil, her halükarda gelinen bir yerdir.
– Ne olursan ol yine gel, kültürüyle büyüdük. Şimdi herkes geliyor, diyerek söze karıştığı anda küçük oğlan, bağırışmalarını duydular yanından geçtikleri meydanın bir köşesindeki küçük bir kalabalığın.
– Koy verun gidenleru, diye haykırıyorlardı şinanay yavrum şinanay ritmiyle oynuyorlarken.
Miting görüntüsünü arkalarında bıraktıklarında baba merakla sordu.
– Kim bunlar?
– Ben de bilemedim dedi büyük oğlan. İngilizcenin Teksas aksanını tercüman kızlarımız gibi iyi biliriz. Az mı Çelik Blek okuduk.
– Bunların bağırması aksan değil diye itiraz etti baba. Olsa olsa aksayandır.
Babanın bu son cümlesinden sonra direksiyonu trafiği aksayan bir caddeye çevirirken küçük oğlan,
– Gidilecek daha çok yol var dedi. Hikayemiz de burada bitti. Daha ne olsun?