Türkiye’de birçok kavram yerli yerine oturmuş değil. Kavramları yanlış anlamlandırınca ve kullanınca, kavramlardan hareketle varılmak istenen noktalar da farklılaşıyor. Olayları ve olguları tanımlarken de yanlışlara düşülüyor. Yanlış teşhis ve sonrasında da yanlış tedaviye doğru gidiyoruz sonra.

Cumhuriyet rejiminin tesisi ve sonrasında kurulan veya kurulmak istenen toplum düzeni, bir amacın fazlaca idealize edilmesi ve ittire kaktıra, zorlaya zorlaya, üstüne uymasa da topluma giydirilen dar bir gömlek misali gelişti. Kullanılan metodun yanlışlığı, üzerinde işlem yapılan toplumu yanlış kavramlarla tanımlamaya dayanıyordu. Tarihi ve kültürel bir mirası hiçe sayarak, hatta büsbütün “sıfırlamaya” çalışarak ve fazlaca “pozitivist” bir zihne evrilmesini bekleyerek, büyük bir hata yapıldı. “Milli ve manevi” olanın yerine “evrensel” diye nitelenenleri koymaya çalışmak bir türlü uymadı bünyeye.

Buna tepki duyan cenahın bir bölümü ise, adeta bir rövanşist duygu ve eylem bütünlüğü içinde, “fırsatını bulunca” aynı yola sapmayı tercih etti. Onlar da, benzer şekilde toplumu doğru okuyamadılar ve yanlış kavramlara dayanarak çıkarımlar yaptılar. Kınadıkları ne varsa aynı yola girip, benzer eylem ve söylemlerde bulunmaktan çekinmediler. Netice itibariyle, her iki kutup da toplumu kucaklayamadı, toplumun farklı kesimlerini birbirine ısındıramadı ve tahakküm etme, baskılama yoluna girdi.

İnsanları ve de toplumu, belli ezberlere ve kalıplara sokarak, belli kavramların ardına sığınarak anlamaya çalışmak, kullanılan yöntemin sıhhatiyle doğru orantılıdır. Yöntemin dayandığı “ithal” kavramların temelsizliği ise, yanlış değerlendirmelere kapı aralamaktadır.

 Yani, bir insanı değerlendirirken, belli kalıplara göre bakarak, peşinen “sağcı”, “solcu,” “muhafazakar”, “laik” vs diye bir değerlendirmeye girişmek ve buna göre de bir eylem ve söylemde bulunmak, toplumu fazlasıyla derinliksiz olarak telakki etmenin sonucudur.

Halbuki, Türk toplumu göründüğünden çok daha girift, çok daha derinlemesine bir bakışı gerektiren bir yapıdadır. Erbakan Hoca’nın tabiriyle “Bu milletin külüne üflesen altından iman çıkar” sözü, aslında buna işaret eder.

Bir dönemin sağ-sol çatışması döneminde “sağcıların” tümünü peşinen dindar, “solcuların” tümünü ise peşinen ateist saymak gibi bir absürd ve mantıksız bir durumun yansımasıdır bu. Toplumu tanımlarken kullandığımız kavramların kökeni, yani ithal ettiğimiz yer olan Batı toplumunda “sağ”ın da, “sol”un da karşılığı bir yaşanmışlık ve deneyimin sonucudur halbuki. Ve o deneyimlerin bizim toplumuzda da herhangi bir karşılığı yoktur. Öyle olsaydı, toplumun ekonomik olarak ezilen, dar gelirli kesimlerinin “sağ” iktidarları desteklemesi söz konusu olmazdı. Aynı şekilde, “halkçılık” nutukları atan “sol” siyasetin Jakoben ve seçkinci tavrı da, savunduğu ilkelerle uyuşmaz.

Bugün devr-i iktidarını yaşadığımız muhafazakar siyaseti de, klasik “mütedeyyin”den ayırmak gerekiyor. Aslında “muhafazakar” ile “mütedeyyin”i, yani “dindar”ı da ayırmak gerekmektedir. Muhafazakar siyaset, birtakım amaçlar uğruna hemen her aracı mübah sayabilen Makyavelist bir yapıdadır, pragmatiktir. Mesela, hitap ettiği ve beslendiği kitlelerin hassasiyetini söylemine yansıtır ama eyleminde zerresine yer vermez.

Bu konuya en güzel örnek, ekonomik zorluk içinde bulunan kişi ve firmalara yönelik bir “deva” olarak açıklanan “kredi paketleridir”.  Söylemde faize karşım olup, eylemde faiz oranını düşürerek herkesi faize bulaştırabilmek ve bundan da gocunmamak, hatta “hayırlı olsun” dilekleri eşliğinde övünmenin karşılığı muhafazakarlıktır. Faiz oranının düşük olması, karşı olduğu pozları verilen faizi helal kılmaz oysa…

“Özü sözü bir olmak” işte bu yüzden çok önemlidir.