Genel olarak varlık (mevcut) ve nesne (şey) öz ile biçim ögelerine (unsurlarına) ayrılarak kavrayış düzeyine çekilip anlaşılmaktadır ve anlatılabilmektedir. Ayrıca öz (cevher, töz) ile biçim (şekil, form) kelimelerinin ya da kavramlarının gündelik dilden başlayarak felsefeye, sanata, edebiyata, hukuka, siyasete varıncaya kadar anlam ve kavrayış çeşitliliğine, farklılığına yol açtığı bilinmektedir. Sözgelimi sanatta ve edebiyatta öz ve biçim ilişkisi, bazen sanatın varlığının ön şartı sayılabilecek derecede belirleyici bir ölçü işlevi görebilmektedir. Felsefe alanında özün belirleyici temel ilke olduğu görüşünü Aristoteles ortaya koymuş ve yüzyıllarca baskın bir öğreti olarak, özellikle Ortaçağ skolâstiğinin kaynağı olmuştu. Bu öğretide öz, varlığın, nesnenin biçimini, en önemlisi amacını da belirlemekteydi.
Benzer bir durum hukuk alanında da söz konusu olabilmekte, yerine göre hukukun geçerlilik ve yürürlük kazanabilme niteliğine dönüşebilmektedir. Bağımsız bir disiplin olarak ortaya çıkışı Fransız Devrimi sürecinde gerçekleşen anayasa hukukuna göre, bir toplumun belli bir dönem ve belli şartlarda oluşturduğu genel sözleşme demek olan anayasa, farklı bir biçim ve öze sahip ilkeleri ve kuralları içermek durumundadır. Anayasanın yapılış biçimi, önceden belirlenmiş usulleri, ilkeleri ve kuralları içermek durumundadır. Aynı şekilde anayasanın içeriği de, herhangi bir hukuki olayı düzenleyen, kurallara bağlayan diğer yasalardan farklılık taşır. Sözgelimi, üstün otorite kabul edilen devletin varlığının tanımından ödev ve yetkilerinin belirlenmesi, kullanım tekeline sahip kılınan “iktidar”ı, zorlama gücünü, birey ve toplumun temel hak ve özgürlükleri temelinde nasıl, niçin ve nerede kullanabileceği gibi konuları açık bir şekilde tespit edip kayıt altına alır. Böylece hukuk alanında geçerlik ve yürürlük, yani “meşruluk” sorunu çözüme kavuşturulmuş olur. Aksi takdirde, biçime uygun yapılmış ve “anayasa” olarak nitelendirilmiş bir metin, biçim yönüyle uygunluk taşısa bile, hukukun içerdiği ve koruduğu içeriği bakımından yeter niteliğe sahip görülmez, daha doğrusu görülmemesi gerekir. Bunun çarpıcı bir örneği, ’82 Anayasası’nın oylamasında ve yürürlüğe girmesinde yaşanmıştı. Nitekim sonraki yıllarda uygulamalarda söz konusu Anayasa’nın ne tür sorunlara kaynaklık ettiğini bireysel, toplumsal, özellikle devletin ödev ve yetkilerinin kullanılmasında açıkça gözlemlemek mümkün olmuştur, olmaya da devam etmektedir. Farklı zamanlarda yapılan değişiklikler, sorunları çözmekten ziyade yeni sorunların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bugünlerde yeni bir anayasa yapma niyet ve girişimleri, yaşanılan olaylardan ve ortaya çıkan sorunlardan sağlıklı değerlendirmeler yapma gereği duymadan, “iktidar” kurgusu bağlamında yapılmak istenmektedir. Bu türden girişimler, sadece görünüşte “biçim” ve “öz” şartlarına denk düşebilir, ama ortaya çıkacak olan “mevhum” bir varlık olmaktan öteye bir anlam taşımaz.