“Ey iman edenler! Sabredin. Sabır yarışında düşmanlarınızı geçin. (Cihat için) hazırlıklı ve uyanık olun ve Allah’a karşı gelmekten sakının ki kurtuluşa eresiniz.” (Al-i İmran, 200)
Salı
Pencere
“Yalnızlık sevgili gibi boylu boyunca uzanıyorsa koynuna
Olur olmaz yere ıslanıyorsa kirpiklerin artık her şeye
Anneni daha sık anımsıyorsan hatta anlıyorsan
Kalbini bir mektup gibi buruşturulup fırlatılmış
Kendini kimsesiz ve erken unutulmuş hissediyorsan
İçindeki çocuğa sarıl sana insanı anlatır.” (Sezen Aksu)
Pencerenin kenarında, boş boş dışarı bakıyorum. Nice seneler orada oturdum, hep bir pencereden dışarıya baktım. Pencereler, çerçeveler değişti, kadraja düşen şeyler değişti ama bir şeyler bana hep umudun kaybolacağını söyledi. Ama öyle de olmadı. Yasam varsa umut da hep yanı başındaydı. Üstelik umut etmekten de korkmuyorum. Umut ederek yasamak bir beklentiyi beraberinde getirebilir ama öyle bir beklentiyi barındıracak bir umut ediş değil, hayırlısına varması dileği ile olumlu ya da olumsuz bir akış içerisinde hakikate sadık bir duruş. Hakikate sadık kalma anlamında bir umut. Herkesin sadakati kendisine talep ettiği bir yerde hakikate sadakat zor bir talip olma hali. Her şeyin kendisine sadık olmasını isteyenlerin bütün buna rağmen, hiçbir şeye sadık olmamaları da sadakatin ne denli aletleştirilebileceğinin bir göstergesi haline geliyor. Zemin ve zaman çok kaypak, kavramlar hızla anlam kaymasına uğratılabiliyor.
Ezberleri dışında kıymetli bir şey yok. Onlara bakmamızı istiyorlar ve kendilerine inanmamızı bekliyorlar. Ellerinde masa gibi tuttukları tahrif edilmiş kavramlarla ağzımızı, kulaklarımızı, gözlerimizi kapamaya çalışıyorlar. İnanmamızı istedikleri sahteyi hakikat kılığına ne kadar sokmaya çalışırlarsa çalışsınlar hakikat boya badana tutmayacak kadar gerçek ve yalın bir şey. Nesnelerin, olguların çaresizliğine, penceremin dışındaki pis düzeneğe kurşunî gökyüzünün altında, nasıl hakikati yonttuklarına bakmamı istiyorlar. Acıklı çabalarını izlememi ve bu cabaya ortak olmamı istiyorlar. Herkes, hakikatin sesi duyulmayacak hale gelene kadar konuşmaya çalışıyor. Kavramlar çoktan kirlendi üstelik konuşacak zamanda kalmadı. Bizden umut etmeyi, hayret ve gayreti bırakmamızı istiyorlar. Bu olursa onlarda rahatlayacak bu deli gömleğini başımıza saranlarda… Veli’nin dediği gibi “şuurundan öte şerefin yok!”
Çarşamba
Gerçek ise Sert
“vurma kazmayı
ferhâaad/ he'nin iki gözü iki çeşme
âaahhh/dağın içinde ne var ki
güm güm öter
ya senin içinde ne var
ferhâaad”
(Asaf Halet Celebi/He)
Uzun yıllar boyunca hakikatin çok sayıda kopyasını gördükten sonra hakikatin aslı bizi şaşkınlığa uğratır. Nefesimizi keser. Ne kadar çok hakikat üzerine ezber oluşturmuş olsak dahi bu kadar kopyanın içerisinde hakikati salt olarak anlayamayız. Bu nedenle kopyaları olmadan orijinalleri kavrayamayız. Hakikatin görünümü gibi olan her şeye dikkatli bir şekilde bakmak zorundayız. Söyledikleri ya da söylemeden dillerin altında tuttukları aslında en önemli ayrıştırıcılardandır. Kopya aslında bir bakıma göz boyamadır. Ve çoğunlukla dışarıdan bir etkiye ihtiyaç duymadan kendi gözümüzü kendimiz boyarız. Bunu nasıl mı yaparız? Karşımızdaki şeyin değerini öylesine şişirir, o kadar çok yüceltiriz ki nihayetinde onu kusursuz, sorgulanamaz hale getiririz. Gücümüz hakikati ifade etmeye yetmez hale gelir.
Haliyle bu anlam yüklemenin bedelini ödeyemediğimizde de gerçek değerini hatırlamaya çalışırız. Bu hatırlama eyleminden sonra gerçeğe ulaşırız. Bir şeyin aslına temas etmek oldukça güçtür. Onun için sosyal hayatta da artık orijinal dururken imitasyonlara rağbet eder hale geliriz. Aslında geldiğimiz nokta bir değer kırım noktasıdır. Önce hakikatten sonra da kendimizden bu kırımı yaparız. Bir kopyaya değer vermek ve onu takdir etmek orijinali bir daha tahayyül edememeyi de beraberinde getirir. Hakikate âşık olduğunuzda ne pahasına olursa olsun kopya gözünüzde bir yer edinemez. Âşık olduğumuzda sadece orijinali görürsünüz. Önemli olan hakikatin ağırlığını kaldırıp kaldıramayacağınızdır. Önemli olan da budur. Hoşça bakın zatınıza…