Kimi yöreler yoksuldur. Toprağı çoraktır. Ot bitmez dağlarda, taşları koklaya koklaya bir çimen yeşili arayan hayvanların ağlaştığı diyarlardan sık sık batıya göç yaşanır.

Ya da Allah ın yüzünü güldürdüğü topraklarda ekmek aramaya gider Doğunun çilekeş insanları. İstikamet ya Çukurova dır ya da Ege. Kınalı parmaklar nasır tutmuştur ama onurla, alın teri ile kazanılan rızkın lezzeti çok özel olmuştur. Pamuk toplayan beller kopmuş, zeytin toplayan dizler kırılmıştır ama akşam çadırda toplanan mevsimlik işçiler; çoluk çocuk gündeliklerini bir araya getirdiklerinde yorgunluklar unutulup yüzler gülmüştür. Sabahın ayazında onlar obaya çıktığında soğuktan dişleri takırdasa da, güneşin ilk ışıklarını bir soba gibi sırtlarına bağlayıp ısınmışlardır. Akşam olduğunda, küçük tüpün üzerine bıraktıkları çaydanlık etrafına toplanıp da, bardaklarına taze çay aldıklarında; çayın buharı gibi uçup gitmiştir yorgunlukları. Güz gibi bahar işleri için de akıverirler dağlardan kopup gelen bir ak çığlık gibi, insanlar; bereketli ovalara.

Mardin in Mazıdağı ilçesinden kalkan bir grup akraba aile Manisa ya gelir. Tarım işçisidirler. Tarlalarda çapa yapıp, rahvan Egelinin uyuduğu seherlerde; toprakla dişleri, tırnakları ile mücadele edeceklerdir.

İçlerinde küçük çocuklar, genç kızlar da vardır. Hatta 18 yaşındaki Emine nişanlıdır. Her domates köküne vurduğu çapa onu nişanlısına daha çabuk kavuşturacaktır. Çapanın un gibi elediği toprak, altın olup çeyizlerini daha çabuk bohçalayacaktır.

Bu hayallerle seherin ayazına aldırmayan Emine nin tertemiz düşlerini içinde bulundukları minibüsü biçen cip, kapıp kaçıyor. Haksızlığa şaşarcasına ağızları açık, başları yana düşüyor; Emine nin ve ailesinin. Kan gölü ne bebeğe şans tanımıştır, ne nişanlı kıza. Hepsini insafsızca yutmuştur.

Emine nin öyküsü kısa ömrüne rağmen daha bitmemiştir. Sevdiği kızın ölüm haberini alan Mardin deki nişanlısı Feyyaz beyninden vurulmuşa dönmüş, yolunu beklediği sevdiğinin acısına daha fazla katlanamayıp,  o da intihar ederek ancak masallarda olabilecek bir sevgiyi göstermişti. Fakirlik aşkı kurutmamıştır. Cenazelere sadece aileleri değil bütün köyden şivan kopmuştur.

Ailenin kaderinin acılığı bununla da kalmıyor.

Günlerce Manisa da bürokratik işlemler için eziyet çeken cenazeler, daha sonra bir kâbus yolculuğa çıkarılıyor. Bir utanç eylemi sahneye konarak; yıkanmadan, kefenlenmeden, kanlar içindeki aile minibüsle Mardin Mazıdağı na gönderiliyor.

Devletin ambulansı sanki altın döşelidir. Bu garip aileye verseler, mercan tahtaları dökülecektir. Sırmalı, incili örtüleri aşınacaktır. Cenazeler uzun yollar, dağlar, kayalıklar, dar geçitler, ırmaklar aşıp Mazıdağı na geldiğinde. Kalan karşılayıcıları bir vurgun daha yer. Sevgili yakınlarının cenazeleri o sıcakta deforme olmuş, kokmuştur.

Büyük Türkiye Devleti, vatandaşlarının vergileri ile aldığı ambulansları bile onlara çok görmüştür.

Lanet bir ambulans takıntımız vardır. Ağır hastaya, yaralıya, komadaki düşküne aradığımızda asla ambulans bulamayız. Hastanın hayatı değil ambulansın tenekeleri önemlidir hep. Beyin kanaması geçiren, kalp krizine uğrayan, kazada yaralanan yakınlarıma ve komşularıma bir gün ambulans bulamamıştım. Aradığımda hep daha acil bir hasta için bekletiliyordu. Çaresizliğimden az ağlamadım ben, bu ambulanslarda görevli aptal doktorlara hastamın ne kadar ağır olduğunu anlattığım halde, reddedildiğimde. Bir avuç benzini çok gören o zihniyet, kaç asır sonra değişir de insanın en kıymetli değer olduğunu anlar.

Elin oğlu hastasına helikopter gönderirken bizim gibi geri kalmış, ilkel, hantal, sevgisiz, saygısız, merhametsiz bir ideolojiden arta kalanlar; bir demir yığını arabayı çok görmekte halkına.

Mazıdağlı aileyi insan onuruna yakışır şekilde, soğuk hava tertibatı olan bir ambulansla göndermeyip de cenazeleri kokutan devlet; tasarruf ettiği benzin parası ile insanına hangi yatırımı yapacak acaba Zahmet etmesin. Gidip, kendisine iki kadeh içki ısmarlayıp keyfine baksın.