“Nereye bakıyor bu adamlar?” Bu filmi çoğu kimse izlemiştir. İlk kez şehirle karşılaşan iki garibanın bakışlarını yakalayan bir fotoğrafçının ve bir reklamcının bunu nasıl bir pazarlama aracına döndürdüğünü gösteren güzel bir Zeki-Metin filmi. Bugün tıpkı aynı şaşkınlıkla yaşadığı zamana bakan insanları görmek, aynı soruyu tekrar sorduruyor ama bir farkla; “Neden boş bakıyor bu adamlar?” diye sormak sureti ile sebebi sorgulatıyor. Yönün bir öneminin kalmadığını insanların sabitlenmiş görüntüsünden anlıyoruz. Her ne olursa olsun aynı reaksiyonların verildiği ve “hayret”e yer olmayan bir zamanı yaşamak bugünün insanının yaşadığı lanet olsa gerek. Ki hiçbir şey, ister acı isterse tatlı olsun herhangi bir kıpırdanmaya neden olmuyor. Herkes bir yerde tevil için görevlendirilmiş gönüllüler ordusu gibi. Her şeyin tevilinin mümkün olduğu bu zamanda en büyük ızdırap; hakikati aramak için yola çıkıp ta yolda kendini kaybedenleri görmek ve göz göre göre aynı yerden yoldan sapmak olmalı.

Ağız dolusu cümlelerin bir anda sahipsiz kaldığını, söz’ün ve öz’ün kıymetini yitirdiği bir yerde her şey kocaman bir iç çekimi gibi geliyor. Mesafelerin en uzağından en yakınına varana kadar insan kendisinin yamacında biteviye kendinden vazgeçmektedir. Bu vazgeçişle birlikte boşluk daha yaygınlaşırken, boş vermişlik birincil özellik olma yolunda mesafe kat etmektedir. Konuşmaların, konuşanın ne önemi var, boşlukta dönüp duran ıssızlığın ürettiği sabit değerin, ortaya çıkan durumun kabul edilişinin, sindirilebilir hale getirilişinin öneminin yanında. Peki ya temsil? Bu görüntüler neyi temsil ediyor. Belli ki o da toplumsal süreçlerin ortaya koyduğu farklılaşmayı, dışlamayı, özümsemeyi ve denetlemeyi, gözetmeyi temsil ediyor. Hatta algının toplumsal kabulleniş bakımından belli sınırlar içine kapatan örtük ve görünmez stratejileri oluşturmaya ve gösterdiğinden çok gizleme kabiliyetini de temsil ediyor.

Bu bakımdan yazının başındaki filmde zamanı, işleri çarçur etmiş fotoğrafçıyı patronun gazabından kurtaran altın buluş, bakışların yönünü satın alma fikridir. Bugün yaşadığımız zamanın en büyük icatlarından biridir bu satın alma işi. İşte, “Biz nereye bakmalarını istersek oraya bakarlar” diyerek altın formülü reklamcının eline veren fotoğrafçı bir anda her şeyi kotarmıştır.  İş bu kotarma işinin en iyi seviyede yapıldığı sadece algıların yön değiştirdiği değil bir yönde sabit bırakılırken gelen bütün uyarılara karşı da en şedit biçimde savunma mekanizması kazandırılması daha büyük bir iş olarak gerçeklik ve geçerlilik kazanmıştır. Nitekim zaman, sözün, hakikatin ve hikmetin gücünden değil sadece yönü sabitleyenlerin ve o yönün tevilcilerin maharetinden bahsetme zamanıdır. Aranılan insan bu zamanın içinde kaybolmuştur.

Peki, bu sarmalın dışına çıkmak mümkün değil mi? Elbette mümkün ancak bu mümkün olma halinin bedeli de oldukça ağırdır. Derin bir yalnızlık ve büyük kümenin dışında kalma tehdididir. Bu bütün sarmalın dışına çıkmak için bir başlangıca ihtiyaç vardır. O başlangıcı yapabilmek için doğru soruları seçip sürecin yönünü değiştirebilmek işte bu işin en zahmetli bölümüdür. Ondan mütevellit başlangıçlar zordur. Özellikle yeniden yapılan başlangıçlar, ilk başlangıçlardan da zordur. Çünkü orada bir süreç vardır, yaşanmışlıklar ve birçok hikâyenin efsaneleşerek yolu flulaştırması gibi birçok zorluğu vardır. Nitekim Hannah Arendt’in , “Özgürlüğün mucizesi, başlayabilme yetisindedir. Bu yeti de, her insanın, ondan önce de var olan ve ondan sonra da sürecek olan dünyaya doğuşuyla, kendisinin de yeni bir başlangıç demek olması vakıasıyla mukayyettir” diyerek tarif ettiği ve o kapıyı aralayacak “başlayabilme yetisi” insana “Özgürlüğü”nü verecektir. Bütün o sarmalın dışına çıkartacak, gösterileni, isteneni değil gizleneni görecek, fehmedecek, berraklığı sağlayacaktır. İlk adım en zorudur ama değmez mi? Hoşça bakın zatınıza…

 

TAŞ GEMİ

“Keserle yontulmuş bir ağzı var sabahın

varınca bayrakları, marşları duyuyorum

başım çılgınca sarsılan dallarla uğraşıyor

durup dineliyorum bütün taframla

bütün taframla, bütün yumruklarım, bütün

hantal yüreklerin olduğu orda.” (İsmet Özel- evet , isyan)

Not: Dilersen, Bekir Sıtkı Sezgin’den “Zehrinde şifâ var dediler içmeye geldim” adlı eseri dinleyebilirsin. Yüreğin bam teline naif bir dokunuş… “Zehrinde şifa var” fena!

BİZE KADAR

1- Temiz kalmak istiyorsan işine odaklan ve elinin emeğinden daha hayırlı bir şey olmadığını unutma!

2- Eskiler, “Mutlu olmak için yetinebilmek ve kendine yetmek lazım gelir” diyorlar. Bugün bütün bu mutsuzluklarda biraz da yetinememek ve yetmemek yok mu?

3- Hz. Mevlânâ, “Dil, anlamlara bir oluktur adeta, fakat nereden sığacak oluğa deniz?” diye sorar. Sahi nereden?

4- Schopenhauer, “Zihinsel bir uğraşı içermeyen boş zaman ölümdür ve diri diri gömülmektir” der.

5- Dilerseniz, Richard Levien’in 2009 yapımı “Immersion” isimli etkileyici kısa filmini izleyebilirsiniz. (https://www.youtube.com/watch?v=I6Y0HAjLKYI&t=643s)

 

Dağarcık

“İnsan, dilin efendisi ve dili biçimlendiren kendisiymiş gibi davranıyor, ama aslında dil insanın efendisi olarak kalmaya devam ediyor. Belki de, insanın özünü yurtsuz olmaya götüren, diğer her şeyden önce onun bu hâkimiyet ilişkisini alt üst etmesidir. Konuşmalarımıza özen göstermeyi sürdürmemiz iyi bir şeydir, ama dil bizim için bir ifade aracı olarak kalmaya devam ettiği sürece bunun bize bir yardımı olmayacaktır. Biz insanların kendi adımıza seslendirilmesini sağlayabileceğimiz tüm çağrılar arasında, dilin çağrısı en önemlisi ve her zaman en önde gelenidir.” (Heidegger’den tadımlık)

TEKKE

“Vergi defterlerini ve bütün kazançlarını maliye müfettişlerine alnı açık gösteremeyen zenginler, hiçbir zaman kanundan, hürriyetten ve demokrasiden yana olamazlar. Oysa hürriyet ve demokrasi asıl onların istemesi lâzım gelen bir rejimdir” (Kemal Tahir’den tadımlık)

Bir lahza

“Bide şey dedin, keşke beni görmeyeydi böyle yatakta… Korkma! Evlatlar, babalarını hep hatırlamak istedikleri gibi hatırlarlar …” (Babam ve Oğlum’dan)