Dünya yeni bir jeopolitik kırılma döneminden geçmektedir.
Soğuk Savaş sonrasında kurulan uluslararası güvenlik sistemi çözülürken, yerine yeni ittifaklar, yeni nüfuz alanları ve yeni güvenlik mimarileri inşa edilmektedir. Bu yeni dönemin merkezinde ise Avrupa değil; Doğu Akdeniz, Orta Doğu ve Türkiye’nin güney kuşağı bulunmaktadır.
Bugün birbirinden bağımsız gibi sunulan gelişmeler; NATO’nun Orta Doğu’ya yönelmesi, Kıbrıs’ta yeniden müzakere sürecinin başlatılması, İsrail’in Doğu Akdeniz’deki askerî ve stratejik faaliyetleri, SDG/PKK’nın Suriye güvenlik yapısı içindeki konumu ve Türkiye’nin güneyinde oluşturulmaya çalışılan yeni düzen birlikte değerlendirilmelidir.
Çünkü bunların hiçbiri tesadüf değildir.
Bunların tamamı aynı jeopolitik satranç tahtasının farklı hamleleridir.
NATO’nun Yeni Stratejisi: Güney Kanadı Genişliyor
NATO artık yalnızca Kuzey Atlantik’i savunan klasik bir askerî ittifak değildir.
Bugün Karadeniz, Doğu Akdeniz, Kafkasya, Orta Doğu ve Kuzey Afrika tek bir güvenlik havzası olarak değerlendirilmektedir.
Enerji güvenliği, deniz ulaştırma yolları, düzensiz göç, terörizm, hibrit savaşlar ve füze tehditleri NATO’nun yeni güvenlik anlayışının temel unsurları hâline gelmiştir.
Bugün için NATO’nun “Orta Doğu resmen NATO’nun sorumluluk alanıdır.” şeklinde ilan edilmiş bir kararı bulunmamaktadır.
Ancak gelişmeler, oluşturulan ortaklıklar ve yeni güvenlik mekanizmaları fiilen bu yönde ilerlemektedir.
Asıl soru artık şudur:
NATO Orta Doğu’ya neden bu kadar yoğunlaşmaktadır?
Ankara Zirvesi: Türkiye NATO’dan Ne Bekliyor, NATO Türkiye’den Ne Bekliyor?
Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın “NATO’dan beklentimiz çok.” açıklaması yalnızca terörle mücadele çağrısı değildir.
Bu açıklama aynı zamanda Türkiye’nin yeni güvenlik mimarisindeki yerinin yeniden tartışılacağını göstermektedir.
Ancak burada asıl sorulması gereken soru şudur:
Türkiye NATO’dan ne bekliyor değil, NATO Türkiye’den ne bekliyor?
Çünkü kurulmakta olan yeni güvenlik düzeninde Türkiye yalnızca karar veren değil, aynı zamanda kendisinden yeni sorumluluklar beklenen bir ülke hâline getirilmektedir.
Kıbrıs Sadece Bir Ada Değildir
Kıbrıs hiçbir zaman yalnızca Kıbrıs olmamıştır.
Kıbrıs;
Doğu Akdeniz’in merkezidir.
İsrail’in güvenlik kuşağının kuzeyidir.
Suriye’nin batı kapısıdır.
Lübnan’ın karşı kıyısıdır.
Süveyş’e uzanan deniz yollarının kilididir.
Bu nedenle bugün Kıbrıs’ta yeniden başlatılan süreç yalnızca iki toplum arasında çözüm arayışı değildir.
Asıl tartışılan konu Doğu Akdeniz’in yeni güvenlik düzenidir.
Türkiye’nin garantörlüğünü tartışmaya açacak her girişim, yalnızca Kıbrıs’ı değil, Doğu Akdeniz’deki stratejik dengeyi de değiştirecektir.
İsrail’in Rolü
İsrail bugün yalnızca bölgedeki bir devlet değildir.
İsrail’in son yıllarda izlediği politika; Gazze, Lübnan, Suriye ve Doğu Akdeniz’de güvenlik sınırlarını kendi stratejik önceliklerine göre yeniden şekillendirmeye yöneliktir.
Türkiye açısından mesele yalnızca İsrail’in güvenliği değildir.
Türkiye açısından mesele, İsrail’in güvenlik anlayışının bölgeye hâkim kılınmasıdır.
İsrail’in Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan ile geliştirdiği askerî, enerji ve istihbarat iş birlikleri, Doğu Akdeniz’de yeni bir güç dengesi oluşturma arayışının parçası olarak değerlendirilmektedir.
Bu nedenle Kıbrıs dosyası ile Doğu Akdeniz güvenliği birbirinden ayrı düşünülemez.
Entegrasyon Masalı Bitti, Sonuç Özerklik Oldu
Ben başından beri şunu söyledim:
Entegrasyon, bütünleşme değildir.
Bunu anlatmak için de şu örneği verdim:
Çay ile suyu aynı tepsiye koyarsanız buna entegrasyon dersiniz.
Ama çayı suyun içine dökerseniz buna bütünleşme dersiniz.
Suriye’de yaşanan süreçte hiçbir zaman gerçek anlamda bütünleşme hedeflenmedi.
Tam tersine, “entegrasyon” adı altında SDG/PKK’nın kendi askerî yapısını, komuta zincirini ve teşkilatını muhafaza edeceği bir model oluşturuldu.
Bugün gelinen noktada görüyoruz ki entegrasyon söylemi, fiilen özerk askerî yapılanmanın korunmasına hizmet etmiştir.
Yani entegrasyon masalının sonunda ortaya çıkan sonuç; bütünleşme değil, özerkliğin kurumsallaşmasıdır.
SDG/PKK’nın tugay yapılanmasını ve komuta bütünlüğünü koruyarak Suriye güvenlik sistemi içinde yer alması, Türkiye’nin yıllardır dile getirdiği endişelerin gerçekleştiğini göstermektedir.
Üniforma değişebilir.
Resmî isim değişebilir.
Bağlı olduğu bakanlık değişebilir.
Fakat askerî teşkilat, komuta zinciri ve örgütsel bütünlük korunuyorsa, ortada gerçek anlamda bir bütünleşmeden söz edilemez.
Bu tablo, Türkiye açısından isim değiştirmiş ama kurumsal yapısını koruyan bir güvenlik tehdidi algısını ortadan kaldırmamaktadır.
Yeni Güvenlik Mimarisi ve SDG/PKK
İsrail’in öncelikli güvenlik başlıklarından biri İran destekli yapıların Suriye-Lübnan hattındaki faaliyetleridir.
ABD de uzun süredir aynı hattı yakından takip etmektedir.
Bu çerçevede Suriye’deki yeni güvenlik düzeni şekillenirken, Suriye devlet yapısı içinde yer alan askerî unsurların farklı bölgesel görevlerde kullanılmasına yönelik senaryolar tartışılmaktadır.
Türkiye açısından temel mesele, SDG/PKK’nın yeni statüsü ne olursa olsun, örgütsel kimliğini ve askerî bütünlüğünü koruyarak meşruiyet kazanmasının doğuracağı güvenlik sonuçlarıdır.
Türkiye Ne Yapmalıdır?
Türkiye gelişmeleri parçalar hâlinde değil, büyük resim içinde okumalıdır.
Kıbrıs, Doğu Akdeniz, Suriye, Irak, NATO ve İsrail birbirinden bağımsız dosyalar değildir.
Türkiye;
- Kıbrıs’taki garantörlük haklarından taviz vermemelidir.
- KKTC’nin egemen eşitliği ve uluslararası görünürlüğünü güçlendirmelidir.
- Terör örgütlerinin isim veya statü değiştirerek meşruiyet kazanmasına karşı ilkesel tutumunu sürdürmelidir.
- Mavi Vatan doktrinini kurumsal devlet politikası olarak daha da güçlendirmelidir.
- Deniz gücü, hava savunması, elektronik harp ve insansız sistemlerde caydırıcılığını artırmalıdır.
- Bölgesel diplomasisini ve çok taraflı güvenlik girişimlerini etkin şekilde kullanmalıdır.
Sonuç
Önümüzdeki yıllarda mücadele yalnızca sınırlar üzerinde değil, güvenlik mimarileri üzerinde yaşanacaktır.
Hangi yapıların hangi isim altında faaliyet göstereceği, hangi askerî güçlerin hangi devlet yapıları içinde yer alacağı ve hangi güvenlik mekanizmalarının bölgede belirleyici olacağı, jeopolitiğin en kritik başlıkları olacaktır.
Türkiye’nin görevi günü kurtarmak değil, geleceği okuyarak devlet aklıyla hareket etmektir.
Çünkü büyük devletler krizleri değil, krizleri doğuran süreçleri yönetir.
Türkiye de bu süreçte kendi millî güvenlik önceliklerini, egemenlik haklarını ve stratejik çıkarlarını kararlılıkla korumalı; hiçbir oldu-bittiye izin vermemelidir.