Sanayi Devrimi batı ile doğu arasındaki makasın açılmaya başladığı ana dönemlerin başında gelir. Hammadde ihtiyacının temel motivasyon gerekçesini oluşturduğu sömürgeleşme ile birlikte siyasi açıdan güç de batılı ülkelerin eline geçmiş oldu. Son 300 yıldan beri devam eden bu durum bugün de gücü hak sebebi olarak gören batı dünyasının hegemonyası ile sürüyor. Bu süreci hak ve adalet merkezinde rayına oturtmaya çalışan girişimler ve çalışmalar da son hızla tabi ki devam ediyor. Bugün sizlerle elde ettiği koloniler sayesinde nam-ı diğer ‘topraklarında güneş batmayan ülke’ olarak tarif edilen İngiltere’nin sanayileşme süreciyle ilgili önemli gördüğüm bir bilgiyi paylaşacağım. 17 ve 18. Yüzyıla bir bakış yapıp dönemin batılı ülkelerini masaya yatırdığınızda aslında bilimin merkezinin İngiltere olmadığını görebiliyorsunuz. Yani İngiltere’nin sanayi devrimine öncülük edecek bir potansiyeli yoktu.
Peki, buna rağmen İngiltere neden sanayileşmede öne çıktı? Bu durumu nasıl açıklayabiliriz?
İngiltere’de arazi ve gayrimenkul hâkimiyeti dün asilzadelerin elindeydi. Bugün de bu durum aslında aynen devam ediyor. Kral 8. Henry fazla evlilik yaptığı için Papa tarafından aforoz edilince Katolik kilisesinin arazisi de asilzadelerin eline geçmişti. İngiliz halkı bir anlamda çiftliklerde köle gibi çalıştırılıyorlardı. 1788 yılında Avustralya kıtası Hollanda’dan satın alındı. Oradan getirilen merinos koyunları ile İngiltereli asilzadeler çiftçilik yerine koyun yetiştiriciliği yapmaya başladılar. İngiliz kumaşının elde ettiği ün de bu sayede başlamış oldu.
Bu aynı zamanda İngilizlerin tekstil sanayisine geçişlerinin ilk adımıydı. Bu adımla birlikte merinos koyunları üzerine bina edilen İngiliz sanayi devrimi, her türlü coğrafi sorunlarına ve küçük bir ada devleti olmasına rağmen bu çıkışı ile ekonomik gücünün üzerine siyasi güç de elde etti. Yani bu fırsatı İngiltere çok iyi kullandı. Günün koşullarını iyi değerlendirdi.
Bugün için ülkemizi tarif ederken bir türlü ne olduğumuza karar veremiyoruz. Kendimize sanayi toplumuyuz diyemiyoruz. İleri teknoloji üreten bir ülke olduğumuzu iddia edemiyoruz. Dünyada markalaşmış bir ürünümüz yok denecek kadar az. Tarım toplumu olmaktan şeklen kurtulmada ısrarcıyız ama bu seferde temel gıda maddelerinde bile dışa bağımlı hale geldik. En önemli gücümüz genç nüfusumuz ama bir türlü bu enerjiden istifade edemiyoruz. Üç tarafımız denizlerle çevrili ama bu potansiyeli kullanamıyoruz. Taşıma suyla değirmen döndürmeye çalışıyoruz. Her şeyi yakalamayı hedefliyoruz ama hiçbir sürece baştan sona hâkim olduğumuzu söyleyemiyoruz. Jeopolitik konumumuz ile kilit noktadayız ama bunu olması gerektiği gibi siyasi bir iradeye çevirmeyi başaramıyoruz. Sürekli operasyonlara açık haldeyiz. Kendimiz olma noktasında yetersiziz. Maddi-manevi altyapımız İngiltere ile kıyaslanmayacak derecede önde ama onların bir merinos koyunlarından elde ettiği fayda kadar bir sonucu bu ülke için hayata geçiremiyoruz.
Bir yerlerde yanlış yapmıyor muyuz?
Bu süreci tersine çevirecek adımları neden atamıyoruz?
Güçlü olmakla güçlü görünmek arasındaki farkı ne zaman anlayacağız?