İhsan Bilgin’in Adolf Loos’dan çevirdiği “Saraç” isimli bir metin var. Aslında belki sanat alanında bir durumu ifade etmek için oluşturulmuş bir metin ama benim için farklı çağrışımlara neden oldu. Onun için hatırladığım kadarıyla anlatmak isterim. Hikâye aşağı yukarı şöyle: “İşinde mahir mi mahir bir saraç varmış. Eski zamanların eyerlerine de başka milletlerin eyerlerine de benzemeyen eyerler yapıyormuş.  Yani modern eyerler yapıyormuş ancak bu yaptığının neye tekabül ettiğini bilmiyormuş. Sadece eyer yapıyormuş ve yapabildiğinin en iyisini yapmaya gayret ediyormuş. Bu arada şehre tuhaf bir hareket gelmiş. Yeni bir akım (moda) gibi. Ve insanlardan sadece modern kullanım nesneleri yapmalarını istiyorlarmış.  Bunu duyan Saraç da yaptığı eyerlerden birini alıp, kalkıp akımın öncülerinden birinin yanına gitmiş. (O zaman bu akımın öncüleri profesör yapılıyormuş.) Sayın Profesör! Söylediklerinizi duydum. Ben de modern eyerler yapmak istiyorum demiş. Ben de modern bir insanım ve modern çalışmalar yapmak istediğini ifade etmiş. Ve getirdiği eyeri göstererek ‘Bu eyer modern midir?’ diye sormuş.

Profesör elindeki eyere bakarak (modern, bireysellik vb. kelimeler) araya anlamadığı birçok kelime ile kurduğu bir dille uzun uzun bir diskur çekmiş. Tabi usta hiçbir şey anlamadığı gibi utana sıkıla oradan ayrılıp tekrar atölyesine dönmüş. Tekrar düşünmüş, çalışmış ancak profesörün söylediği yüce seviyeye bir türlü erişemiyormuş. Ne kadar çaba sarf ederse etsin bir türlü yeni bir şey ortaya çıkaramıyormuş. Kırgın bir biçimde profesör’ün yanına gitmiş. Derdini anlatmış, derman istemiş. Profesör dinlemiş ustayı ve demiş ki: “Ustam ne yazık ki sizin fanteziniz yok.” Durum buydu. Onun bir fantezisi yoktu. Ancak usta eyer yapmak için fanteziye gerek olduğunu bilmiyordu. Herhalde buna sahip olsaydı ya resim-heykel ya da beste yapar, şair olurdum demiş. Ancak profesör yarın yine gelmesini söylemiş. Üreticileri destekliyorlarmış. Ve profesör sınıfa dönerek dersin konusunu vermiş: Bir eyer tasarımı. Saraç ertesi gün yine gitmiş. Profesör ona birkaç tane eyer tasarımı göstermiş. Öğrencileri ve kendisinin yaptığı tasarımların içerisinden seçmiş bunları. Bunlar “stüdyo”da yapılmalıymış, çünkü stüdyo onlara “duyarlılık” katıyormuş. Usta şaşkın bir vaziyette tasarımlara uzun uzun bakıp, şaşırdıkça şaşırmış ardından profesöre dönmüş ve demiş ki: “Sayın Profesör!  Şayet at binmekten, atlardan, deriden ve çalışmaktan sizin kadar az anlasaydım, ben de sizin fantezinize sahip olurdum. Saraç evine dönmüş mutlu, huzurlu bir şekilde yaşamaya devam etmiş, eyerler yaparak. Modern ne bilmeden…”

Bugün belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerin başında; Saraç’ın yetkinliği, çalışma azmi ve yaptığı şeyi bir hakkın yapabilen insan eksikliğidir. Bugün hemen hemen herkes fantezilere ve çeşitli işler için duyarlılık artıracak merkezlere, mekânlara sahip ama çalışacak, sürekli yaparak bir ustalık, yetkinlik kazanacakları ve mutlu, huzurlu hallerden yoksunlar. Geçen bu metin üzerine düşünürken temrin etmediğimizi, hayatımızda temrinlere yer olmadığını fark ettim. Bugün hemen hemen her ortamda konuşulan bir dil var ve muhatapları ile hiçbir bağı olmayan, hiçbir ortaklık kuramayan çelişkili, saplantılı bir dil bu. Etiketlerin, bağlantıların revaçta olduğu ve bu durumun dahi kendi döngüsü içerisinde yolunu şaşıran bir zihni bulanıklık getirdiği ve eyleme topallamasına neden olan bir süreci yaşıyoruz.  Baştan aşağıya bir heves ile ödünç alıp sonra kendi dünyamıza ödünç aldığımız dünyaları eklemlemeye çalıştığımız beyhude bir işleyişin içerisinde yarım kalmış, kırgın ve dargın bir haleti ruhiye ile sekerek yürüyoruz. “Modern” olma yarışı içerisinde kendimizden uzaklaştıkça başka bir şeye dönüşüyor ve dönüştüğümüz şeyle hatırladığımız şey arasında büyük bir kavga veriyoruz. Amaçsız hedefsiz ve emeksiz…

Sonuç itibarı ile emek edilmeden sadece devşirilen, ödünç alınan her söyleme ve eyleme biçimi bir tür ilkesizliğin kapısını da ardına kadar aralıyor. Söz ve eylem ister geleneksel bir terminoloji ile isterse modern bir terminoloji ile ifade edilsin netice itibarı ile yorulmayan, yoğrulmayan her iş gibi gizli bir boşa düşmenin, yozlaşmanın, çürümenin içerisine düşürüyor. Ben haklıyım çığlıkları bile gerçekten haklı dahi olunsa çığırtkanlığa karışarak tüketiliyor. Sadece bu çığırtkanlıkların oluşturduğu lokal fanatiklikler sahibini aldatıyor. Her ağdalı söyleyiş, biçime hizmet ederken özü yok ediyor. Onun için ne kör bir muhafazakârlığın tutsağı bir zihin ne de ödünç kavramların tekelinde bir zihin ne şehirleri “gönül” ile buluşturabilir ne de yeniden bir anlam alanı açarak bir “umut” vizyonu ortaya koyabilir. Onun için saraç’ın yaptığı gibi en iyi bildiğini her gün yeniden daha güzel icra etmenin ve yineleyerek yenilenmenin bir yolunu bulacağız. Yoksa bu katı kalpli kapitalist, ırkçı ve seküler dünyanın öğüttüğü ve ambarına kattığı darılara dönüşeceğiz. Dikkatli ve rikkatli bir şekilde lehimize olanı seçebilecek bir uyanıklığa, agâh olma haline muhtacız. Zaman bizden çok kelimeleri ve kavramları şekillendiren, algılara “ruh” yükleyenlerin lehine işliyor. At’tan, deriden ve yoldan anlamak gerekiyor ki buna hal bilgisi deniyor. Melalimizden belli halimiz. Hoşça bakın zatınıza…

TAŞ GEMİ

“ben yurdumun en sert tütününden bir sigara yakıyorum

dumanı ciğerlerime değil iliklerime çekiyorum

ne kadar ürkek ceylan varsa asya çöllerinde

domaniç yaylasında ne kadar dizginsiz at

başlıyorlar kılcal damarlarımda koşmaya

sıcak solukları yalarken anlımı toynaklarını hissediyorum alyuvarlarımda”

(Dilaver Cebeci/Şimdiki Zaman Çekiminde Bir Mahkuma Mektup)

Not: Bir gün yapayalnız, yağmurlu bir gün Yakup’la kalenin burçlarını dolanırken tam da mırıldandığımız bir şarkıydı. O güne kadar şarkı nedir bilmediğimiz zamanlardı. Marşlarımız vardı ama o gün Barış Manço’dan nerede duyduysak dilimize dolanmıştı. Hem ezberlemiş hem de sağa sola aldırmadan kendimize kadar söylüyorduk. Şarkı’nın ismi “unutamadım” dı. Barış Manço ile ilgili anma haberlerini okuyunca hatırıma geldi. Galiba ezbere bildiğimiz tas tamam söyleyebildiğimiz üç beş şarkıdan biridir. Bir liste yaptım, yıllar neler götürmüş.

Tekke

“Hayatta iki şeyi unutma! 1. Allah’ı 2. Ölümü

Hayatta dört şeyi koru! 1.Sofradaki lokmanı 2. Namazdaki kalbini 3. Mecliste sözünü 4. Misafirlikte gözünü

Hayatta iki şeyi unut! 1. Yaptığın iyilikleri 2. Sana yapılan kötülükleri

Hz. Ömer, (R.A.) buradan bakınca üç aşağı beş yukarı bir karakter inşa edecek en temel formülü açıklıyor. (Hz. Ömer’den (R.A.) tadımlık)

Bir lahza:

“Aslında o kadar da önemli biri olmadığımız ortaya çıktığında neden üzülüyoruz ki?” (Ahlat Ağacı’ndan)

Bize kadar:

Mevlana’nın benzetmesi ne güzel anlatır halimizi: “Bu dünya, bir dağa benzer. İşlerimiz, yaptıklarımız da seslenmek gibidir. Seslerimiz; güzel de olsa, çirkin de olsa, dağa çarpar, döner yine bize gelir.”

Sa’dî-i Şirazî (R.A.), “Hepiniz kendi ayıplarınızın hamalısınız” der ve ekler, “Başkalarının kusurlarını kınamayın!” Bir eksiklik gördüğünde hemen dile dökme, deli oğlan…  Dur! Bir kendine bak.

Chuang Tzu, “Kelimeleri unutmuş birini nerede bulabilirim? Konuşmak istediğim kişi o.” Ne derin bir arayış.

İstersen bu hafta 2015 yapımı, Jake Gavin’in yazıp yönettiği “Hector” filmini izleyebilirsin. Bazen sadece gidersin. Gittikçe kendine doğru yol alırsın.

Dağarcık

“Tüm dünyanın gündemini işgal eden savaş ortamında gündemin aldatıcı yoğunluğunda boğulmadan yarma ilişkin bir şeyler söylemek gerçekten zor. Gündemi aşan, yarınlara ilişkin perspektif geliştirebilenlerin de medyatik kirlilikten nasibini almış kitleler tarafından anlaşılması, söylediklerinin doğru anlaşılması daha da zor.” (Akif Emre’den tadımlık)