Hz. Peygamberin türbesinde görev yapan bir anlamda rehber diyebileceğimiz hanımlar, kadın cemaatin intizamından sorumlu idi.

İçlerinde Türk kızları da vardı.

Feyza, Batman’lı bir ailenin kızı idi.

Habibe de Batman’lı idi.

Zeynep tanıştığım diğer bir rehberdi.

Fakat bu hanımların bir özelliği de Mescid-i Nebi de devam ettirilen Ashab-ı Suffa’nın öğrencileri olmaları idi.

Kendileri buna mektep diyorlardı.

“Halakat’ül Kur’an” denen Kur’an halkasına devam etmekte idiler.

Feyza rehberlerin bir üst basamağında bulunmakta idi.

Onlara abla denmekte idi.

Bizim de bir üstümüz var, sizi onlarla tanıştırayım, dedi.

İki Türk hanım, önemli bir konumda, koordinatör vazifesinde idi.

Selime ve Verda.

Selime’ye ulaştım, Mescid-i Nebevi’deki kütüphanede buluştuk.

Selime rehberlerin hocası idi.

Kur’an halkasında 35–40 talebesi vardı, Kur’an öğretiyor ya da hafızlık yaptırıyordu.

Selime, mürşide konumunda idi, vaaz verme yetkisini de taşımakta idi. Ki bu yetki çok önemli idi.

Verda ve Selime bu payeye yükselmiş iki güzide hanımdı.

Genel sorumlu anlamında, hükümetin de tanıdığı resmi bir görevi vardı.

Dört çocuklu Selime beşinci bebeğine hamile idi, ailesi İstanbul’da yaşamakta idi.

İstanbul gibi serin bir yerde, ailenin yanında yaşamak istemez misin, diye sorduğumda, çok şaşırdı.

“Allah beni Medine’ den ayırmasın”, dedi. “ben dua ettim yıllar önce, Medine; yaşam yerim, yuvam, kabrim olsun, dedim”.

11 yaşında gelmiş, 25 yıldır burada.

Aldığı kuvvetli eğitim ile Araplara Kur’an dersi, tecvid, İslami ilimler verecek hale gelmiş. Talebeleri arasında Türkler ve özellikle Azeriler yoğun.

Medine’de Türk çok fakat Suffa geleneğini sürdürenler fazla da yoğun değil.  “benim mescidime ilim almak ve vermek için gel” öğretisi Türkler için fazla kaale alınmamakta.

Selime, beni kütüphanede kitap okuyor bulunca sevindi, “Mescid-i Nebevi’nin kütüphanesini Pakistanlılar doldurur, Türkleri bulamazsınız” dedi.

Kütüphane memuruna adımı yazdırırken biraz mahcup oldum, zira bir Türk’ün ismini yazarken memure hanım bayağı zorlandı. Alışmamış zahir.

Arabistan’daki kadın eğitimini sordum, Selime’ye.

“Üniversite hayatına çok hevesliler, master, doktora, mesleği olan, dünyevi ilimlerde yol almış kadın çok. İslami ilimlerde profesörlüğünü almış davetçi hanım da çok. Mesela şimdi dersine gireceğim hanım bu mescidin umumi sorumlusu çok yetkin bir profesör. Ders versem de her gün onun derslerine katılmaktayım. Muazzam”.

Ders başladı, profesör bayanla beni tanıştırmasını istedim.

Selime kararlı bir şekilde, “ders saatinde bu mümkün değil, vakte çok riayet eder” dedi.

Benimse başka bir programım vardı, Profesör; bir buçuk saatlik ders sonrasında konuşmaya söz verdi, ancak ayrılmak zorunda idim. Bir iki dakika içinde sadece selamlaşabildik. Bu profesör hanımı bizimkilerle karşılaştırdım.

Gayet mütevazı idi, çok önemli bulduğu dersine başlarken, dakika geçirmek istemiyordu.

Bizimkiler bir mescide uğramayı zül görürlerdi, makamlarında koltuklarında oturmayı daha çok önemserlerdi.

Türkiyeli hacılar okumayı sevmediği için her gün Aziz Nesinlik olaylar yaşanmakta.

Mescitte birbirleri ile koyu bir sohbete dalmaktalar.

Endonezyalı hacıların elinden kitap düşmemekte.

Devamlı okumaktalar.

Hac için 4 aylık eğitim almışlar.

Bizim Diyanet de birkaç seminer verdi, lakin çokbilmiş hacıların kimi, onlara da katılmadı.

Ellerini kollarını sallayarak, buralara hacı olmaya geldi.

Onlara da bir şey diyemiyorsunuz.

Ekmeklerinin peşinde dağda, kırda koşmaktalar ya da kent cangılında hayat savaşındalar.

Dahası bu ülkede yıllarca İslam, irtica görüldüğü için, İslami eğitim yasaklandığı için ne bekleyebiliriz ki onlardan.

Hacca gelmiş cahil bir ülke insanı, çok rahat Arap kadınlarının tesettürünü eleştirebilmekte.

“O ne öyle yüzünü örtmüş, öcü gibi olmuş”eleştirisinde bulunabilmekte.

Sanki o kavurucu sıcakta yüz örtmek çok kolaymış gibi.

Eskiden en yaşlı hacı Türk hacısı denmekte idi.

Korkarım şimdi en cahil hacı, Türk hacısı denecek gibi.

Yasaklamalar, ülke insanını İslami bilgide yüzyıllık bir geri kalmışlığa mahkûm bırakmış.