Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında 7 Ağustos 2026 tarihinde imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması içeriğinin tam olarak bilinmemesine ve nasıl uygulanacağı konusundaki belirsizliklere rağmen Körfez'den Güney Asya'ya uzanan coğrafyada güç dengelerini değiştirebilecek stratejik bir hamle olarak değerlendirilebilir.
Bu anlaşma, Suudi Arabistan’ın özellikle İran, İsrail, Yemen (Husiler) ve BAE tarafından yöneltilebilecek tehditlere karşı yeni bir güvenlik şemsiyesi arayışının bir sonucu olarak dikkate alınmalıdır. Özellikle İsrail’in Ortadoğu’da genişleyen saldırıları yanı sıra, 9 Eylül 2025 tarihinde Katar'ın Doha kentine düzenlediği hava saldırılarının Körfez devletlerinin güvenlik duygusunu derinden sarsmış olması, ABD’nin öngörülemezliği ve savunmalarına olan bağlılığı hakkında uzun süredir devam eden endişelerdeki artış da bu tür anlaşmaların ortaya çıkmasında rol oynayan etkenler arasında yer almaktadır.
Mekke Ortak Savunma Anlaşması öncesinde, Çin aracılığında İran ile normalleşme çabaları, Pakistan ile imzalanan Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması (SKSA)yeni güvenlik arayışlarının bir sonucudur. Pakistan ile yapılan anlaşma büyük ölçüde temel amaç olarak Mekke Ortak Savunma Anlaşması ile benzerdir. 17 Eylül 2025 tarihinde imzalanan anlaşma kapsamında ülkeler, birine karşı yapılan herhangi bir saldırganlık eylemini, her ikisine karşı yapılmış bir eylem olarak değerlendirmeyi taahhüt etmiştir. Bu anlaşmanın açık yayınlanmış bir metni bulunmamaktadır. Her iki ülke de 1960'lardan beri yakın ekonomik, dini ve güvenlik bağlarına sahiptir. Bu dönemde Pakistan birlikleri, Mısır'ın Kuzey Yemen iç savaşına katılımından duyulan endişeler nedeniyle ilk kez Suudi sınırlarına konuşlandırılmıştır. Bu tarihten beri Pakistan, 8.000 ila 10.000 Suudi askeri personelini eğitmiştir. ABD- İran Savaşı sırasında, SKSA anlaşmasının ilk uygulaması kapsamında, Suudi Arabistan’ın talebi üzerine. Pakistan, Suudi Arabistan'a en az 8.000 asker, 16 uçak (çoğunlukla JF-17'ler dahil, iki insansız hava aracı filosu ve bir HQ-9 hava savunma bataryası konuşlandırmıştır.
Körfez bölgesinde savunma iş birliği anlaşmalarının öncesi de mevcuttur. Körfez İş birliği Konseyi (KİK) Ortak Savunma Anlaşması bu tür anlaşmalardan biridir. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Kuveyt, Umman ve Bahreyn arasında 2000 yılında imzalanmış bu anlaşma, üye ülkelerden birine yapılan saldırıyı tümüne yapılmış sayan kolektif savunma prensibini içermekte ve bölgesel krizlerde ve güvenlik tehditlerinde askeri dayanışmayı aktive etmeyi amaçlamış olsa da ABD-İran veya İsrail’in Katar’a yönelik saldırısında uygulanamadığı görülmüştür.
Mekke Ortak Savunma Anlaşması, uluslararası ilişkilerde Realizm (Gerçekçilik) teorisinin Güç Dengesi yaklaşımıyla açıklanabilmektedir. Bu teoriye göre devletler, anarşik bir dünyada hayatta kalmak ve güvenliklerini korumak için ittifaklar kurarlar. Realizm, sistemdeki küresel güçlerin (örneğin ABD) bölgedeki etkisini azaltması durumunda ortaya çıkan güvenlik boşluğunun bölge ülkeleri tarafından doldurulacağını öngörür. Riyad yönetimi, Washington'a olan mutlak bağımlılığını azaltmak için Ankara ve İslamabad ile stratejik bir ortaklığa gitmiştir. Anlaşma, İran ve İran’ın bölgedeki devlet dışı vekil güçleri (Husiler vb.) üzerinden kurduğu baskıya ve İsrail’in bölgeyi istikrarsızlaştıran askeri adımlarına karşı net bir bölgesel dengeleme mekanizması olarak değerlendirilmektedir. “Birine yapılan saldırı tümüne yapılmıştır" ilkesi, realist teorinin en net güvenlik garantisidir. Bu mekanizma, düşman aktörlerin saldırgan adımlar atmadan önce üç ülkenin toplam gücüyle karşılaşacağını bilmesini sağlayarak saldırıyı maliyetli hale getirir. Bu tür paktlar, karşı tarafta (örneğin İran) tehdit algısını büyütebilir, karşı bloğun da kendi ittifaklarını tesis etmesine yol açarak silahlanma yarışını tetikleyebilir ve güvenlik ikilemine yol açabilir.
Anlaşmanın imza yeri olarak Mekke’nin seçilmesi tesadüf olarak düşünülmemelidir. İslam dünyasının kalbi sayılan bu şehir, paktan sadece askeri bir ittifak değil, kutsal ve manevi bir bağ olarak söz edilmesini sağlayabilecektir. Mekke ismi, paktın üye ülkelerin kamuoylarında ve İslam dünyasında hızla benimsenmesini ve normatif (ahlaki/dini) bir meşruiyet kazanmasını kolaylaştırabilecektir. Bu pakt, Müslüman coğrafyanın kendi güvenliğini sağlamak için Batı merkezli güvenlik şemsiyelerine (NATO veya ABD garantörlüğü) muhtaç olmadığı algısını dünyaya ilan eden kültürel ve siyasi bir meydan okuma söylemi olarak da düşünülebilir.
Bu İşbirliği’nin bölge ülkeleri açısından yansımaları olacaktır. İran Dışişleri Bakanlığı her ne kadar anlaşmadan "endişe duymadıklarını" ve medeniyet bağlarına saygı duyduklarını belirtse de, Tahran merkezli basın ve güvenlik bürokrasisi, paktı ABD ve İsrail hegemonyasına karşı bölgesel bir dengeleme hareketi olarak yakından izlemektedir. Bununla birlikte İran’ın enerji hatlarına ve Arap yarımadasına yönelik olası caydırıcı baskı maliyetlerini artırabilecek, bölgedeki manevra alanı daraltabilecektir.
Büyük ölçüde Arap devletlerinin dağınık, koordine olmamış ve ortak güvenlik şemsiyesinden yoksun yapısından beslenen İsrail, bu defa karşısında dağınıklığın ortadan kalktığı Arap-İslam coğrafyasında ilk kez sert güç sahibi aktörleri doğrudan birbirine bağlayan pakt ile karşılaşmaktadır. Bölgenin İran ile İsrail arasında sıkışmış olan ikili hegemonya yarışına bu pakt ile bir set çekilebilecek, İsrail güvenlik stratejilerini gözden geçirmek zorunda kalabilecektir. Hindistan-Pakistan ilişkilerinde gerginliği dikkate aldığımızda Hindistan’ın da başta İsrail olmak üzere farklı iş birliklerine yönelebileceği değerlendirilebilir. Yeni Delhi yönetimi "yakından takip ettiklerini" ve ulusal çıkarlarını korumak için tüm önlemleri değerlendirdiklerini resmi olarak açıklamıştır.
Mısır, tarihsel olarak Arap dünyasının en büyük askeri gücü konumundadır. Suudi Arabistan'ın güvenlik şemsiyesi için Kahire yerine Türkiye ve Pakistan ile bu derece bağlayıcı bir pakt kurması, Kahire'de bölgesel askeri liderlik rolüne yönelik bir rekabet unsuru olarak algılanabilecektir.
Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın bölgesel enerji fiyatları üzerinde arz güvenliğinin artması, risk primlerinin düşmesi ve lojistik maliyetlerin azalması ekseninde petrol ve doğal gaz piyasalarında dengeleyici bir rol oynayabileceği dikkate alınmalıdır
Mekke Ortak Savunma Anlaşması kâğıt üzerinde çok güçlü bir askeri şemsiye oluştursa da, hayata geçirilmesi sürecinde ülkelerin iç dinamikleri, coğrafi uzaklıklar ve dış baskılar nedeniyle ciddi pratik risklerle karşı karşıya kalabilecektir.
-Türkiye NATO standartlarında bir ordu ve harekât doktrinine sahipken, Pakistan İngiliz askeri geleneğinden gelmekte, Suudi Arabistan ise ağırlıklı olarak ABD lojistik ve komuta zincirine bağımlı çalışmaktadır. Bu üç farklı yapının ortak bir komuta-kontrol mekanizmasında birleştirilmesi ciddi teknik zorluklar barındırabilecektir.
-Üç ülkenin coğrafi olarak birbirine bitişik olmaması, olası bir kriz anında hızlı askeri intikal ve kesintisiz lojistik hatların sürdürülmesini zorlaştırabilecektir.
-Suudi Arabistan için birincil tehdit İran ve Yemen'deki Husiler iken, Pakistan için öncelikli güvenlik odağı Hindistan'dır. Türkiye ise Ege ve Doğu Akdeniz/Suriye hattına odaklanmıştır.
- “Birine yapılan saldırı tümüne yapılmıştır" maddesinin, devlet dışı silahlı aktörlerin (örneğin Husilerin Suudi petrol tesislerine yaptığı İHA saldırıları) gerçekleştirdiği asimetrik saldırılarda nasıl işletileceği belirsizdir. Pakistan, Hindistan ile yaşayacağı bir sınır çatışmasına Türkiye ve Suudi Arabistan'ı askeri olarak çekmek isteyebilir; bu da pakt içinde kriz oluşturabilir.
- Suudi Arabistan ordusu büyük oranda Amerikan silah sistemlerine bağımlıdır. ABD, kendi ürettiği silahların ve istihbarat altyapısının bu pakt kapsamında Türkiye veya Pakistan ile kontrolsüz paylaşılmasına karşı çıkabilir ve Riyad'a yaptırım baskısı uygulayabilir.
- Pakistan'ın en büyük ekonomik ve askeri ortağı Çin'dir. Pekin'in Körfez'deki enerji çıkarları ve İran ile olan stratejik ortaklığı, Pakistan'ın pakt içindeki askeri angajmanlarını sınırlaması için İslamabad üzerinde diplomatik baskı oluşturabilir.
- Üç ülkedeki olası hükümet veya liderlik değişimleri, dış politika vizyonlarının farklılaşmasına ve paktın önceliğini yitirmesine neden olabilir.
Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın önündeki en büyük pratik risk olan "farklı askeri ekoller ve asimetrik tehditler" sorununu aşmak için kurulabilecek en somut çözüm mekanizması, Ortak Erken Uyarı ve İstihbarat Paylaşım Ağı'dır.
Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın Kızıldeniz deniz ticareti güvenliğine sağladığı en somut ve güncel gelişme, Suudi Arabistan'ın daveti ve öncülüğünde Babülmendep Boğazı'nda seyir serbestisini temin etmek üzere oluşturulan Çok Uluslu Deniz Savunma Koalisyonu sürecine Türkiye ve Pakistan'ın aktif katılımı ve entegrasyonudur.
Diğer Körfez ülkelerinin Mekke Ortak Savunma Anlaşması çerçevesinde gelişecek ekonomik entegrasyona dahil olma ihtimali oldukça yüksek ve stratejik bir beklentidir. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, bu paktın sadece üç ülke ile sınırlı kalmayıp genişlemesini hedeflediklerini resmen açıklamıştır.
Mekke Ortak Savunma Anlaşması,1955 yılında kurulan Bağdat Paktı (CENTO) ile coğrafi ve aktör benzerlikleri nedeniyle mukayese edilmektedir. Her iki girişim de Türkiye ve Pakistan'ın ağırlığını ve omurgasını içermektedir. Bağdat Paktı'nda da "bir üyeye gelen saldırının tümüne yapılmış sayılacağı" ilkesi yer almaktadır. Bağdat Paktı doğrudan Birleşik Krallık'ın katılımıyla ve ABD'nin teşvikiyle, Batı blokunun Soğuk Savaş'taki Sovyet yayılmasını önleme stratejisiyle kurulmuş, Mekke Ortak Savunma Anlaşması ise bölgesel aktörlerin kendi inisiyatifiyle şekillenmiştir. Bağdat Paktı'nın dağılım sürecinden çıkarılacak en temel ders, bölgesel sahiplenme yoksunluğu, dış güçlerin müdahaleleri ve yerel gerçeklerle uyuşmayan pakt kurgularının kriz anında çöküşe mahkûm olduğu gerçeğidir. 1958’de Irak’ta yaşanan darbe ve rejim değişikliğiyle paktın merkezinin sarsılması ve 1979’da İran’daki İslam Devrimi ile resmen feshedilmesi, bu tarihi yapının kırılganlıklarını gözler önüne sermiştir.
Mekke Ortak Savunma Anlaşmasının devamlılığı için üç ülkenin iç siyasi dinamiklerinden bağımsız kalabilen mekanizmalar üretmesi hayati önem taşımaktadır. Paktın, bağımsız karakterin korunması, paktın meşruiyetini artırabilecek ve dış müdahalelere karşı direncini yükseltebilecektir. Savunma iş birliğinin Suudi sermayesi, Türkiye'nin savunma sanayii ve ortak üretim projeleriyle ekonomik olarak taçlandırılması paktı dayanıklı kılabilecektir. Üç ülkenin farklı dış politika öncelikleri esnek kriz yönetim mekanizmalarıyla dengelenmesinin; "birine saldırı tümüne sayılır" kuralının gerçekçi bir istişare mekanizmasıyla işletilmesinin uygun olacağı değerlendirilmektedir.