Aslında diplomatik bir ilişki olmasına rağmen, AB-Türkiye ilişkisinin bir "medeniyet projesi"ni amaçlayan içeriğe sahip olduğu, giderek sıkça vurgulanmaya ve öne çıkarılmaya başlandı. Özellikle Türkiye de belli bir kesim bu vurgulamaya ağırlık vermeyi öncelikle dile getirmektedir. Böyle bir söylem değişikliğine gidilmesi, bir yandan, aslında diplomatik olan ilişkinin somutluk kazandıkça Türkiye açısından yoğun ve bir ölçüde ayrıştırıcı sonuçlara her an dönüşebileceği istidadı taşımasıdır. Çünkü diplomatik olan ilişkinin bizzat AB tarafından biçimsel olarak uygulanır gözükürken, özünün sürekli bulanıklık kazanması, kaçınılmaz olarak bir takım soru işaretlerinin doğmasına yol açmasıdır. Sözgelimi Kopenhag zirvesindeki muhteva ile bugünkü müzakereye katılım belgesinin içeriği adeta ayrı konulara dönüşmüş gözüküyor. Dolayısıyla diplomatik şekli kurallar korunmasına rağmen, kuralların içeriği bir toplantıdan diğerine köklü değişikliklere uğratılabilmektedir

Kopenhag zirvesinde Kıbrıs, Ermeni soykırımı vb. dan söz edilmezken 3 Ekim belgesi, doğrudan veya dolaylı, açık veya kapalı bunları birer ön şart haline getirmiş gibidir. En hafif deyimle "gibidir" diyoruz, ama gerçekte ileri sürülen ve mutlaka masaya konulacak olan ön şartlar AB nin tek taraflı, tartışmasına bile cevaz verilmeyen irade beyanı hükmündedir.

Oysa, ne kadar zayıf olunsa bile diplomaik ilişkinin her iki tarafının iradesinin ortaya konulması, ilişkinin doğal sonucudur. Sözgelimi bir savaşta yenilenin iradesinin, velevki aleyhine ağır sonuçlar ve yükümlülükler getirmiş olsun, açıklanması zorunludur. Aksi takdirde diplomatik ilişkinin sıhhat şartı ya da kurucu unsuru gerçekleşmemiş sayılır. Hukukî ifadesiyle mutlak butlandan söz etmek gerekir.

İşte bu noktada, diplomatik ilişkinin adeta yönetilemez ve yönlendirilemez niteliğe dönüştüğü anda (ki 6 Ekim ve 17 Aralık toplantılarını böyle okumak yerinde olur), "medeniyet projesi" söylemi öne çıkartılarak vurgulanmaya başlandı.

Gerçekte AB ye ulaşan sürece dikkatlice bakıldığında, böyle bir niyetin, "medeniyet projesi"nin varlığının kabul edildiğini söylemek bir hayli zordur. Üstelik kendi içinde de açık bir çelişkiyi barındırmaktadır. Çünkü AB, zaten "Batı uygarlığı"nın önce Avrupa nın sahip olduğu yeraltı zenginliklerini (kömür ve çelik gibi) ortak kullanmaya, sonra ekonomik topluluğa ve nihayet topluluk birliğine yansıtılma düşüncesiydi. Yani varolan, kendi içinde bütünlüğü ve biricikliği kabul edilmiş bir medeniyet temel alınmış oluyordu. Yoksa yeni bir medeniyet inşaası söz konusu değildir. Bütün buna rağmen, Türkiye de belli bir kesimin "medeniyet projesi" tanımını yapmaya yönelmesi, AB-Türkiye ilişkisinin doğal bir süreç izlemediği, alışılmış deyimle "jakoben" ya da "tepeden inmeci" tutumun değişik bir tarzda tezahür ettiği anlamı taşıdığı düşünülebilir. Nitekim, bayram şekeri kabilinden ileri sürülen gerekçelere açıkça bu tutuma işaret eder özelliktedir.

AB yle müzakereye oturmak bile Türkiye yi Avrupa değerlerini içselleştirme yönünden dönüştürmesi bakımından başlı başına bir kazançtır, tarzı gerekçeler çarpıcı bir örnektir. Sözgelimi trafik kurallarına uyulacak, açıktan gıda maddesi satılmayacak, asker, sivil otoritenin emrinde olacak vb. şimdi bu ve benzeri gerekçeleri bir araya toplayarak bir "medeniyet projesi" nasıl oluşturulur. Dahası bir başka iradeyi üstün otorite kabul ederek onun sopasıyla bir "medeniyet projesi" nasıl gerçekleştirilir Oysa, kalkıp açıkça, "biz kendi aklımızı, yeteneğimizi, gücümüzü kullanmaktan aciziz, dolayısıyla Avrupa nın bizi eğiterek medenîleştirmesine muhtacız" denilmiş olsa, onur kırıcı olmasına rağmen, bir dereceye kadar mazur görülebilir bu. Kaldı ki 1918-19 yıllarında bazı yazarlar, gazeteciler, Osmanlı toplumunun medenîleşmesi için, o zaman kullanılan deyimle "manda yönetimini" ciddiyetle, iştiyakla, açık yüreklilikle savunmuşlardı. A. Emin Yalman, Halide Edip bunlar arasındaydı.

Öte yandan "medeniyet projesi"ni dengelemek için, aslında önemli ve mutlaka çok boyutlu tartışılması gereken bir de "medeniyetler ittifakı" deyimi, biraz ürkek, yavaş yavaş gündeme sokulmaya çalışılıyor. Yani Türkiye zihnî enerjisini boş kasnak misali ne zamana kadar döndürüp duracak, bakalım!