Srebrenitsa’nın hemen dışında yemyeşil ormanların arasında eski bir akü fabrikası karşılıyor sizi. İçeri girdiğinizde karanlık bir Temmuz gününde yaşanan vahşetin sesi sanki hala duvarlarda yankılanıyor. Burası binlerce Boşnak’a mezar olan BM kampının binası… Ve hemen yanında kocaman bir mezarlık… Ceset parçaları bulunan ve kimlikleri tespit edilen 30 kadar cenaze birazdan defnedilecek. Burası ise katliam kurbanlarının yattığı Potoçari Mezarlığı… Sonra yukarı doğru yükselen ormanlara bakıyorsunuz. Ve o ormanlardan gelen acı feryatları ruhunuzda hissediyorsunuz. Burası ise güvenli bölge olan Tuzla’ya kaçmaya çalışan 10 bin Boşnak’ın Sırp katiller tarafından acımasızca avlandığı Marş Mira; Ölüm Yolu…

Zannedildiği gibi sadece Srebrenitsa’da yok toplu mezarlar. Bosna’nın özellikle de doğusunda birçok şehir ve kasabada küçüklü büyüklü birçok mezarlık bulunuyor. Maalesef güzelim ormanlar ülkesi yem yeşil Bosna’yı mezarlıklar ülkesine çevirmiş Sırp katiller. Ancak yine de başaramadılar. Yugoslav ordusundan kalan büyük silah güçlerine rağmen, Aliya’nın onurlu insanları vatanlarını teslim etmediler.

Srebrenitsa, Bosna'nın doğusunda Sırp sınırında yer alan bir şehir. Bu küçük şehir Bosna savaşının en acı dolu karelerine sahne olmuştu. Sırplar, 1992 yılında bağımsızlığını ilan eden Bosna’ya karşı savaş başlattılar. Buna savaştan çok acımasız katliamlar desek daha doğru olacaktır. Çünkü savaşın da kuralları vardır. Ancak Sırp katiller mahalle, sokak, pazar yeri ayırmadan insanları katletmişlerdi. Bağımsız bir Bosna istemiyorlardı. Ayrıca tarihten gelen kinleri de eklenince hepimizin hiç unutamadığı o acımasız katliamları gerçekleştirmeye başlamışlardı.

Sırplar için zamanla ele geçirilmesi gereken en önemli yer olarak, Sırp sınırındaki küçük Srebrenitsa şehri ön plana çıkmıştı. Çünkü Belgrat ile Bosna buradan birleştiği için stratejik bir öneme sahipti.  Burada Boşnaklar, Naser Oriç liderliğinde kahramanca mücadele ediyorlardı. Bundan dolayı birçok Boşnak bu şehre gelmiş ve 10.000 kişilik nüfus 60 bine yükselmişti. Ancak cephane ve yiyecek tükenmeye başlayınca direniş de kırılmaya başlamıştı. Öyle ki Oriç’in adamlarının çatışmalarda sadece tek mermi atmaları gerekiyordu. Buna rağmen bölgede müthiş bir direniş hattı kurmuşlar ve Sırpların korkulu rüyası olmuşlardı. Cephanenin tükendiği bir dönemde savunma güçleri de Saraybosna’dan geri çağrılmışlardı. Bu durumda istemeden de olsa bölgeyi kahramanca savunan 25 yaşındaki Oriç ve savaşçıları geri dönmüşlerdi. Artık bu küçük şehirde durum çok daha kötü bir hal alıyordu. Sırplar şehri kuşatmış ve ağır atışlarla her gün birçok insanı katlediyorlardı. Keskin nişancılar yolda gördükleri insanları oracıkta öldürüyorlardı.

Durumun ciddiyetini gören Birleşmiş Milletler, bölgeyi güvenli bölge ilan etti ve Hollandalılardan oluşan 400 kişilik bir birlik gönderdi. Ancak bu birlik bırakın barış gücü olmayı insanlıktan bile acizdi. Toplanan yardımların Boşnaklara ulaşmasına Sırpların isteği ile engel oluyorlardı. Sırplar, gelen yardımlara el koyuyor, bir kısmını ise zehirliyorlardı. Yardım malzemeleri Sırp karaborsacıların eline geçiyor ve fahiş fiyattan satılıyorlardı. Srebrenitsa’da katliamdan önce maalesef her gün 20-30 kişi açlıktan ölüyordu. BM yetkilileri ise bu durumu sadece izliyor hatta kendilerinden gıda yardımı talep eden Boşnak kadınlara aynı Sırplar gibi alçakça ahlaksız isteklerde bulunuyorlardı.

1995'e gelindiğinde Sırplar, Srebrenitsa’nın etrafını tamamen kuşatarak ağır bir şekilde bombalamaya başladılar. Ne yazık ki bu bombalamalar karşısında Bosna'daki barış gücünün Fransız komutanı General Bernard Janvier, Sırplara karşı yapılacak hava operasyonuna karşı çıkıyordu. Ancak Hollandalı BM Birlik komutanı Albay Thom Karremans, Nato'dan hava desteği talep etti ise de Fransız General Janvier buna da karşı çıkarak hava saldırısına gerek olmadığını söyledi. NATO uçakları sadece ikaz mahiyetinde birkaç uçuş yaptıktan sonra geri döndüler. Daha sonra iki atış yaptıktan sonra bir daha hiç bir askeri faaliyette bulunmadılar ve böylece bütün Srebrenitsa, Sırp vahşilere teslim edilmiş oldu.

1995'in Temmuz ayında Sırplar artık hiçbir direniş gücü kalmayan Srebrenitsa’ya kolay bir şekilde girerek şehri teslim aldılar. Hollandalı barış gücü askerleri ise Potoçari'deki güvenli bölge ilan edilen kampa çekildiler. Burada dikkati çeken bir nokta da şu idi ki Sırpların yanında Ukrayna, Romanya, Bulgaristan, Rusya ve Yunanistan'dan gelen katiller vardı. Ve hatta kendi ulusal üniformalarıyla katliamlara karışmışlardı. 11 Temmuz 1995 maalesef vahşetin günü olmuştu. Sırp katillerin komutanı alçak Radko Miladiç, derhal Potoçari'deki Birleşmiş Milletler karargâhına geldi. Sırplardan kaçan ve silahları elinden alınmış 25.000 kişilik Boşnak grubu, son bir hamle ile bu kampa sığınmak istemişler ve 6000 kadarı kampa girmiş, bir kısmı kampın çevresinde toplanmış, bir kısmı ise güvenli Tuzla şehrine doğru gitmek üzere dağlara kaçmıştı. Boşnakların hemen ardından buraya gelen Radko Miladiç ve katil sürüsü, kimseye zarar vermeyeceklerini söyleyerek buradaki Boşnakların kendilerine teslim edilmesini istediler. Hollandalı barış gücü askerleri ise Sırplarla çatışmayı göz önüne almayarak kendilerine sığınmış olan Boşnakları Sırp katile teslim etti. Silahları olmayan, tamamen savunmasız, ayakta bile zor duran binlerce insan Potoçari'deki kampa dönüştürülmüş bu akü fabrikasında, fabrikanın hemen yanındaki alanlarda ve biraz daha uzak kasabalarda kurşuna dizilerek katledildiler. Öyle ki insanlar ilk olarak kendi mezarlarını kazıyorlar daha sonra öldürülerek o mezarlara atılıyorlardı. Böylece bölgede birçok toplu mezar oluşturuldu. Mezarlar anlaşılmasın diye farklı farklı bölgelerde toplu mezar oluşturuldu. İnsanlar tanımasın diye kişisel eşyaları toplandı. Hatta cesetlere bile defalarca ateş edildi.

Bu katliam tam 5 gün sürdü. Kamptan dışarı çıkartılan herkes 5 gün boyunca vahşi bir şekilde öldürüldü. Öldürülen insanların sesleri, bağırışları kamptan duyuluyordu. Kamp yerinde ise tam bir trajedi yaşanıyordu. İnsanlar kamptan dışarı çıkartılıp öldürüleceklerini anlamışlardı. Kadınlar, çocuklarına sarılıp ağlaşıyorlardı. Çığlıklar ve feryatlar birbirine karışmıştı. Etrafta vahşi hayvanlar gibi boğazlanan insanların feryatları duyuldukça kampın içindeki insanlar intiharı seçmeye başlamışlardı. İntihar edemeyenler ise kendilerini öldürmeleri için arkadaşlarına yalvarıyorlardı.

Katliamların bittiği 5 gün sonunda Hollandalı ve Sırp askerler getirdikleri alkol ve sigaralarla kutlama yaparken tarihler ise bu büyük vahşeti kayıt altına almıştı. Ancak büyük vahşet burada bitmemişti. Bütün bu olayları görüp dağlardan güvenli şehir Tuzla'ya kaçmak için harekete geçen binlerce insan, ormanlarda Sırp vahşiler tarafından tek tek avlanıyorlardı.  Bosna'nın o güzel ormanlarında 3 gece boyunca tam anlamıyla bir insan avı yaşandı. Öyle ki Sırp vahşiler insanları öldürmeyi tamamen bir eğlence haline getirmişlerdi. Çoluk-çocuk, genç-yaşlı, kadın-erkek demeden Sırp katiller 10.000 kadar insanı bu ormanlarda vahşice katlettiler. Sadece 3.000'e yakın kişi bu insan avından kurtulup Tuzla’ya varabilmişti.

Yıllar geçmiş, bu acı savaş bitmiş ancak şimdi başka bir acı başlamıştı. İnsanlar, yakınlarının en azından cesedini bulup defnetmek istiyorlar ancak ormanlar içinde ustaca saklanmış toplu mezarları tespit edemiyorlardı. Ve bu durumda insanların yardımına koşup gelenler olmuştu; mavi kelebekler…

Srebrenitsa’nın ormanlarında mavi kelebekler artmıştı. Bu durumu araştıranlar ise mavi kelebeklerin Artemis çiçeğinin yoğun olduğu yerlere geldiğini tespit etmişti. İnsan cesetlerinin toprağı beslediği bölgelerde ortaya çıkan bu çiçekler, mavi kelebeklerin de en sevdiği bitkilerdi. Ve konu kısa zamanda anlaşılmış birçok toplu mezar mavi kelebekler sayesinde ortaya çıkarılmıştı…