Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun ABD Özel Kuvvetleri olan Delta Force tarafından birkaç saat içerisinde konutundan alınması ve apar topar ülkesinden çıkarılması dünyada adeta bir şok etkisi uyandırdı.

Uluslararası hukukun zaten Gazze’de yerle yeksan olduğunu gören dünya, Maduro’nun kaçırılması olayıyla bir kez daha şoka uğradı. Peki, Maduro ilk miydi yoksa daha önce böyle şeyler yaşanmış mıydı? Geliniz 20. yüzyılda Maduro’nun kaderini paylaşan devlet başkanları ve liderleri bir kere daha hatırlayalım.

Tarihler 1968 yılını gösterdiğinde, Doğu Avrupa’da siyasi tansiyon giderek yükseliyordu. Çekoslovakya’da tipik Sovyet yapılanmasına karşı sesler yükselmiş ve kısa sürede ülkede bahar rüzgârları esmeye başlamıştı. Çekoslovakya Komünist Partisi’nin Alexander Dubček önderliğindeki reformcu kanadı iktidara gelmiş ve açılım politikası izlemeye başlamıştı. Dubček, Sovyet tipi ekonomi modelinin yerine “Çekoslovakya Sosyalizmi” programını yürürlüğe koyunca ipler iyice gerildi. Bölgedeki Rus istihbarat örgütü KGB raporlarının Dubček’in siyasi açılımlar yapacağını bildirmesi bardağı taşıran son damla oldu. Doğu Avrupa’yı kendi arka bahçesi olarak gören ve 1956 Macaristan isyanını unutmayan Sovyetler Birliği, 20 Ağustos 1968’de Prag’ı bir gecede işgal etti. Parti binasını kuşatan Sovyet ordusu birkaç saat içerisinde Dubček’i tutuklayıp Moskova’ya kaçırdı. Burada psikolojik işkenceye maruz kalan Dubček taviz vermeyi kabul etti.

Kaçırılan Çekoslovakya lideri bir süre sonra genel sekreter sıfatıyla yeniden ülkesine döndü; fakat kısa süre içerisinde tekrar görevden alındı. Türkiye’ye bir nevi sürgün olarak kabul edilebilecek bir şekilde büyükelçi olarak yollandı. Dubček siyaset sahnesine ancak bir kez daha SSCB dağılırken dönebildi.

KGB’nin Doktorunun Eli Titremedi

1978 yılında Afganistan’da komünist rejim kurulsa da rejim içerisinde sular bir türlü durulmuyordu. 1979 yılında Afganistan lideri Nur Muhammed Teraki, bir diğer parti içi fraksiyon lideri olan Hafızullah Emin tarafından öldürüldü. Suikast sonrası Emin ülkenin başına geçti.

Emin’in saray darbesi Moskova’yı rahatsız etti. Yeni Afgan liderini adeta büyüteçle izlemeye başlayan KGB, Moskova’ya, “Emin gizli bir Batı hayranı ve bir faşist” telgrafını yollayınca işler çığırından çıktı.

Afganistan’ı ABD’ye kaptıracağından korkan SSCB harekete geçti.

16 Aralık 1979’da Emin’in KGB ajanı olan doktoru, gelen talimat üzere Afgan liderini zehirledi. İki hafta boyunca can çekişen Emin’e karşı Sovyetler Birliği “Fırtına-333” saldırısını başlattı. Tacbey Sarayı’nı ele geçiren Rus özel kuvvetleri Spetsnaz, 28 Aralık 1979’da Emin’in muammalı bir şekilde öldüğünü rapor etti. Böylece bir lider daha Moskova’nın gazabından kurtulamadı.

ABD Panama’yı Neden İşgal Etti?

1989 yılının sonlarında ABD, “Haklı Sebep Operasyonu” adıyla Panama’ya büyük bir askerî müdahale düzenledi. Bu askerî operasyonun resmî gerekçeleri arasında Panama lideri General Manuel Noriega’yı devirmek, uyuşturucu trafiği ile mücadele etmek, Panama’ya demokrasi ve insan haklarını getirmek ve ABD vatandaşlarının güvenliğini sağlamak vardı.

ABD yönetimi bunları gerekçe gösteriyordu; ancak bunun çok daha ötesinde Soğuk Savaş sonrası bölgesel hegemonya ve stratejik çıkarlar işin merkezindeydi. Özellikle Panama Kanalı gibi kritik bir ulaşım ve lojistik altyapının kontrolü Washington açısından kilit önemdeydi.

Panama’nın lideri Noriega, geçmişte ABD istihbaratıyla bağlantılı olmasına rağmen 1980’lerin sonuna gelindiğinde Washington’la ilişkileri bozulmuş, seçimleri iptal etmesi ve suçlamalar (uyuşturucu trafiği vb.) sonrası ABD’nin hedefi haline gelmişti. 20 Aralık 1989’da başlayan işgalde yaklaşık 25 bin ABD askeri yer aldı ve kısa sürede Noriega’nın direnişi kırılarak teslim olması sağlandı. Yakalanacağını anlayan Noriega Vatikan Büyükelçiliği’ne sığındı; fakat ABD’nin Papa’ya yaptığı baskılar sonucu teslim edildi. Ayrıca operasyon sırasında onlarca sivilin hayatını kaybetmesi ve yoksul bölgelerin ağır bombardımana uğraması, uluslararası insan hakları örgütlerinin derin eleştirilerine yol açtı. Bu operasyon, dış güçlerin bir ülkenin liderini zorla iktidardan alma, kontrolü yeniden kurma ve stratejik çıkarları koruma pratiğinin çarpıcı bir örneği olarak tarihteki yerini aldı. Noriega’nın ABD’de yargılanıp hapse atılması da bu müdahalenin bir parçasıydı.

Bu Kez Hedefte İtalya Başbakanı Vardı

1970’ler İtalya’sında Soğuk Savaş’ın Avrupa sahnesi ideolojik bir dönemeçteydi. Hristiyan Demokrat Parti lideri ve eski başbakan Aldo Moro, İtalyan Komünist Partisi ile “tarihi uzlaşma” üzerinde çalışıyordu. Bu yaklaşım, Batı medeniyetinin başkenti olan Roma’da kırmızı bayrakların dalgalanması anlamına geliyordu. Bu ise ABD’nin görmek istediği son şeydi. İtalya’da tüm baskılara rağmen muhafazakârlar ve komünistler arasında bir uzlaşma sağlanmak üzereyken dehşet verici bir olay yaşandı.

16 Mart 1978 tarihinde Roma’da silahlı solcu örgüt Kızıl Tugaylar, Başbakan Moro’yu kaçırdı ve 55 gün rehin tuttu; bu sürenin sonunda Moro öldürülmüş olarak bulundu. Kızıl Tugaylar, bu eylemi ideolojik bir sembolizmle gerçekleştirdiğini açıkladı. Moro’nun kaçırılması ve ölümü İtalya’da sağ-sol gerilimini yeniden tırmandırdı. Ülkenin iki büyük partisinin uzlaşma çabaları tuzla buz oldu. Sol örgütün neden böyle bir işe kalkıştığı ilk dönemlerde anlaşılmasa da İtalya basınının cesur kalemleri bu kaçırılma olayının arkasında CIA’nın olduğunu ortaya çıkardı.

Bütün bu örnekler Venezuela Devlet Başkanı Maduro’nun kaçırılmasını elbette sıradanlaştırmak için verdiğimiz örnekler değil. Maduro dışındakiler Soğuk Savaş döneminin bilek güreşi ve hinterland kavgası üzerine yürütülen süreçlerin sonuçlarıydı. Ancak Maduro 21. yüzyılda iletişimin baş döndürücü hızla geliştiği bir dönemde; “Beni sınırlayan tek şey kendi ahlâkım ve aklım” diyen ABD Başkanı Trump’ın kararıyla kaçırıldı. Narko terörizm vesair iddialarının ötesinde, petrol ve yeraltı kaynakları için Venezuela’ya müdahale edildiği şüpheye yer kalmayacak şekilde ortaya çıktı.

Tüm bu yaşananlar ve şahit olduğumuz olaylar, egemen güçlerin gözlerinin ne kadar dönmüş olduğunu ve kendi çıkarları için neler yapabileceklerini göstermiştir. Dünya artık Orta Çağ’ı yaşamaktadır. Bu düzenin adı da “gücü yeten yetene” düzenidir.