Dünya siyasetinin en hararetli gündemi olan savaş, bir kez daha güç dengelerinin ne kadar kırılgan olduğunu gözler önüne serdi. Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) İran ile yaşadığı savaş ve devam eden gerilim, yalnızca askeri bir hesaplaşma değil; aynı zamanda derin bir siyasi ve stratejik açmazın da işaretidir. Washington yönetimi, yıllardır sürdürdüğü sözde “küresel düzen kurucu” rolünü artık eskisi kadar kolay icra edemeyeceğini acı bir şekilde tecrübe ediyor.

İran karşısında yürütülen askeri hamleler, beklenen hızlı sonuçları vermekten oldukça uzak. Bölgenin coğrafi şartları, İran’ın asimetrik savaş kabiliyeti ve yerel müttefik ağları, ABD’nin klasik askeri üstünlüğünü sınırlayan faktörler arasında öne çıkıyor. Irak ve Afganistan işgalinden sözde ders çıkarıldığı iddia edilse de sahadaki gerçeklik, Washington’un hâlâ aynı stratejik körlükten tam anlamıyla kurtulamadığını gösteriyor. Üstelik bu süreç, Amerikan kamuoyunda da ciddi bir sorgulamayı beraberinde getiriyor: “Yeni ve uzun bir savaşın maliyetini kim ödeyecek?”

Bu sorunun cevabı yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda siyasi bir faturayı da içeriyor. Yaklaşan seçimlerin, ABD iç siyasetini giderek daha kırılgan hale getirdiği bir gerçek. Bu noktada en dikkat çekici figür hiç kuşkusuz Başkan Donald Trump. Daha önceki seçim kampanyalarında “sonsuz savaşları bitirme” vaadiyle geniş bir taban yakalayan Trump için İran merkezli yeni bir çatışma ihtimali ciddi bir risk barındırıyor.

Trump artık sürecin kontrolden çıkması halinde Amerikan seçmeninin kendisine olan tepkisini de hesaplamak zorunda. Zira Amerikan halkı, artık uzak coğrafyalarda yürütülen maliyetli savaşlara eskisi kadar destek vermiyor.

3 Kasım'da yapılacak ara seçimlerine giderken tabloyu doğru okumak şart: Bugün Washington’da yönetim Cumhuriyetçilerin elinde ve Beyaz Saray’da Donald Trump bulunuyor. Dolayısıyla bu seçimler, klasik anlamda muhalefetin iktidarı zorladığı bir süreçten ziyade, aynı zamanda iktidarın performansının doğrudan oylanacağı bir referandum niteliği de taşıyor.

Cumhuriyetçiler açısından bakıldığında, ilk dönemlerinde yakaladıkları siyasi ivmenin son dönemde belirgin şekilde yavaşladığı görülüyor. Bunun en önemli nedeni ise ekonomi. Yüksek enflasyon, artan yaşam maliyetleri ve özellikle İran ile tırmanan gerilimin doğurduğu askeri harcamalar, Trump yönetiminin en zayıf karnı haline gelmiş durumda.

Trump, göreve gelirken “Önce Amerika” diyerek dış müdahaleleri azaltma ve ekonomik refahı artırma vaadinde bulunmuştu. Ancak bugün gelinen noktada İran’la yaşanan gerilim, bu söylemin tersine bir tablo ortaya koyuyor. Orta Doğu’da artan askeri varlık ve bütçedeki savaş harcamaları, Amerikan ekonomisi üzerinde ciddi bir baskı oluşturuyor. Bu durum, özellikle orta sınıf seçmenin de tepkisini çekiyor.

Evet, Cumhuriyetçi tabanın bir bölümü hâlâ Trump’ın arkasında ancak bağımsız seçmenlerde ve banliyölerde yaşayan kesimlerde ciddi bir memnuniyetsizlik de kendisini göstermeye başladı. “Savaşın maliyeti” artık soyut bir kavram olarak değil; doğrudan akaryakıt fiyatlarına, gıda maliyetlerine ve vergilere yansıyan somut bir gerçeklik haline geldi. Bu da Cumhuriyetçilerin özellikle Temsilciler Meclisi’nde ciddi risk altında olduğunu gösteriyor.

Demokratlar cephesinde ise uzun süredir beklenen fırsat doğmuş gibi bir hissiyat var. Parti, bu seçimleri Trump yönetimine karşı bir “denge kurma” fırsatı olarak konumlandırıyor. Kampanyalarının merkezine ekonomiyi ve hayat pahalılığını yerleştirdiler. Aynı zamanda İran’la yaşanan gerilimi de “gereksiz ve maliyetli bir dış politika tercihi” olarak seçmene anlatmaya çalışıyorlar.

Demokratların en büyük avantajı, seçmenin değişim arayışının bugüne kadar hiç olmadık kadar artış göstermesi. Ancak bu avantajı sandığa yansıtabilmek için güçlü ve ikna edici bir alternatif sunmaları gerekiyor. Parti içinde zaman zaman yaşanan görüş ayrılıkları ve liderlik tartışmaları, bu noktada bir zafiyet oluşturuyor. Yani ortada bir fırsat var, fakat bu fırsatın ne kadar iyi değerlendirileceği hâlâ belirsiz.

Senato yarışları ise her zamanki gibi kritik. Cumhuriyetçiler burada mevcut üstünlüklerini korumaya çalışırken, Demokratlar birkaç kilit eyalette sürpriz yapma peşinde. Temsilciler Meclisi’nde ise ibre daha oynak; ekonomik memnuniyetsizlik arttıkça Demokratların avantajı da artıyor.

Trump’ın kalan süredeki kişisel siyasi geleceği de bu seçimlere doğrudan bağlı. Her ne kadar başkanlık görevini sürdürse de Kongre’de yaşanacak bir güç kaybı, yönetimin hareket alanını ciddi şekilde daraltacaktır. Özellikle İran politikası gibi tartışmalı başlıklarda Kongre desteğinin zayıflaması, Trump’ı iç politikada daha savunmacı bir pozisyona itebilir.

Trump’ın söylemlerinde son dönemde gözlenen temkinli ton, bu hassas dengeyi koruma çabasının bir yansıması olarak okunmalı.

Ancak küresel satranç tahtasında yalnızca Washington ve Tahran yok. Özellikle Çin’in “Kuşak ve Yol” girişimi çerçevesinde son dönemlerde attığı adımlar ABD açısından dikkatle izleniyor.

Bütün bu gelişmeler ışığında ortaya çıkan tablo oldukça net: ABD, yalnızca askeri sahada değil, diplomatik ve siyasi zeminde de çok boyutlu bir sınavdan geçiyor. İran karşısında hızlı ve kesin sonuç alma beklentisi, yerini uzun soluklu bir belirsizliğe bırakmış durumda. İç politikada yaklaşan seçimler, dış politikadaki her adımı daha da kritik hale getiriyor.

Sonuç olarak, dünya yeni bir dönemin eşiğinde. Güç merkezlerinin yer değiştirdiği, klasik ittifakların sorgulandığı bu süreçte, her hamlenin yankısı küresel ölçekte hissediliyor. ABD’nin İran politikası, yalnızca iki ülke arasındaki bir mesele olmaktan çıkmış; küresel düzenin geleceğini etkileyen bir kırılma noktasına dönüşmüştür.

Bu kırılmanın nasıl sonuçlanacağını ise zaman gösterecek. Ancak görünen o ki, artık hiçbir güç, tek başına oyunun kurallarını belirleyebilecek konumda değil.