Gazze’deki soykırım saldırılarının ardından İsrail şimdi de gözlerini Lübnan’a çevirmiş durumda. İsrail savaş uçakları güney Lübnan’ı vuruyor, sınır hattındaki köyler boşaltılıyor, siviller katlediliyor. Birleşmiş Milletler ise “kırılgan ateşkese rağmen kadınların hedef alındığını” açıklayarak saldırılara daha farklı bir boyut kazandırmış oluyor.

Diplomasi masası kuruluyor gibi görünse de sahadaki gerçekler çok farklı ilerliyor. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın açıkladığı İsrail-Lübnan görüşmeleri bir yandan devam ederken diğer yandan bombalar yağmaya devam ediyor. Bu tablo bize şunu gösteriyor: Orta Doğu’da artık savaş ile müzakere aynı anda yürütülüyor.

İsrail’in son dönemde Lübnan’a yönelik saldırıları basit bir sınır gerilimi olarak okunamaz. Çünkü yaşananlar çok daha büyük bir stratejinin parçası. Gazze’de istediği sonucu alamayan Netanyahu hükümeti şimdi savaşı genişleterek hem içerideki siyasi krizden çıkmaya hem de bölgesel dengeleri kendi lehine çevirmeye çalışıyor.

İsrail açısından Lübnan’ın anlamı yalnızca bir sınırdaş ülke değil. Lübnan aynı zamanda İran’ın Akdeniz’e uzanan etkisinin merkezi. Hizbullah ise Tel Aviv’in gözünde HAMAS’tan çok daha büyük bir tehdit. Çünkü Hizbullah’ın sahip olduğu füze kapasitesi İsrail’in kuzeyindeki şehirleri felç edebilecek güçte. Tel Aviv yıllardır bu tehdidi tamamen ortadan kaldırmak istiyor. Ancak bugüne kadar bunu başaramadı. Şimdi ise Gazze saldırıları ve İran savaşıyla oluşan atmosferi fırsata çevirmeye çalışıyor.

Netanyahu’nun temel hedeflerinden biri Güney Lübnan’da yeni bir güvenlik kuşağı, tampon bölge oluşturmak. İsrail, Hizbullah unsurlarını Litani Nehri’nin kuzeyine itmeyi amaçlıyor. Bu strateji aslında yeni değil. 1982’deki Lübnan işgalinde de İsrail benzer bir yaklaşım izlemişti. Fakat o dönem İsrail ordusu Lübnan'da ciddi kayıplar verip ve geri çekilmek zorunda kalmıştı.

Bugün de benzer bir durum gerçekleşirse hiç de şaşırtıcı olmaz. Çünkü kendi içinde derin krizler yaşasa da Lübnan halkı İsrail işgalinin ne kadar büyük bir facia olduğunu çok iyi biliyor. Tam da bu nedenle İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırıları kontrollü ama sürekli bir baskı stratejisi şeklinde ilerliyor. Tel Aviv yönetimi bir yandan büyük çaplı savaşı göze almak istemiyor, diğer yandan Lübnan'daki silahlı grupları sürekli yıpratmaya çalışıyor. Ancak bu denge son derece kırılgan. Küçük bir kıvılcım tüm bölgeyi içine çekecek büyük bir savaşı tetikleyebilir.

Netanyahu’nun iç siyasette yaşadığı kriz de Lübnan gerilimini anlamak açısından önemli. Gazze savaşı İsrail toplumunda başlangıçta bir birlik havası oluşturmuştu. Fakat aylar geçtikçe savaşın maliyeti Netanyahu hükümetini zorlamaya başladı. Rehineler meselesi çözülemedi. HAMAS tasfiye edilemedi. Uluslararası kamuoyunda İsrail’e yönelik tepkiler büyüdü. Batı üniversitelerinde başlayan protestolar Avrupa sokaklarına yayıldı. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde İsrail yönetimine yönelik tartışmalar yoğunlaştı. Netanyahu ise bu baskıyı azaltmak için güvenlik söylemini daha da sertleştirmeyi seçti. İsrail siyasetinde savaş dönemleri çoğu zaman iktidarların ömrünü uzatan bir araç olarak kullanılır. Netanyahu da benzer bir yol izleyerek bu yöntemi kullanmaya çalışıyor.

Ancak Lübnan meselesi yalnızca İsrail’in sözde güvenlik kaygılarıyla açıklanamaz. Orta Doğu’da bugün yaşanan mücadele sadece toprak mücadelesi değildir. Aynı zamanda yeni bölgesel düzenin kurulma savaşıdır. ABD ve İsrail ekseni bölge ülkelerinin etkisini sınırlandırmak isterken Türkiye, İran, Mısır, Pakistan, Suudi Arabistan ve diğer ülkeler bu revizyonist yayılmacılığa karşı koymalı.

Peki, Lübnan işgal edilir mi?

Bugün için İsrail’in Beyrut’a kadar uzanan tam kapsamlı bir işgali oldukça zor görünüyor. Çünkü bunun maliyeti çok ağır olur. İsrail ordusu Gazze’de bile ciddi yıpranma yaşamışken, Hizbullah ve diğer gruplarla uzun süreli çatışmaya girmesi Tel Aviv açısından büyük riskler taşıyor. Ayrıca İran’ın doğrudan devreye girme ihtimali de İsrail’i endişelendiren başka ve önemli bir unsur.

Fakat burada dikkat edilmesi gereken bir nokta daha var. İsrail’in hedefi belki de klasik anlamda bir işgal değil. Daha tehlikeli olan şey Lübnan’ı sürekli istikrarsız ve kaosla boğuşan bir ülke haline getirmektir. Zayıf devlet yapısı, çöken ekonomi, mezhep çatışmaları ve siyasi krizlerle boğuşan bir Lübnan İsrail açısından daha yönetilebilir görülüyor.

Zaten Lübnan bugün tarihinin en ağır ekonomik krizlerinden birisini yaşıyor. Para birimi büyük ölçüde çöktü. Mali sistemi iflas etti. Elektrik ve temel hizmetler bile düzenli sağlanamıyor. Halk yoksulluk içinde yaşam mücadelesi veriyor. Böyle bir ortamda savaş baskısı toplumsal kırılganlığı daha da artırıyor.

Ülkedeki mezhep dengeleri de son derece hassas. İsrail saldırıları bu fay hatlarını daha da derinleştirmeyi hedefliyor. Bu noktada bazı kesimler Hizbullah’ı ülkeyi savaşa sürüklemekle suçlarken diğer kesimler İsrail’e karşı direnişi zorunlu görüyor. Bu durum Lübnan’da yeni bir iç çatışma riskini de büyütüyor.

Türkiye açısından bakıldığında ise Lübnan’daki gelişmeler uzak coğrafyaya ait bir mesele değildir. Çünkü Orta Doğu’daki her büyük kırılma eninde sonunda Türkiye’yi etkiler. Öncelikle yeni bir göç dalgası ihtimali var.

Bunun yanında Doğu Akdeniz dengeleri de değişebilir. Lübnan’ın daha da zayıflaması İsrail’in enerji politikalarında elini güçlendirebilir. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları ve enerji stratejileri bundan doğrudan etkilenir. Ayrıca İsrail’in Gazze-Suriye-Lübnan hattında askeri üstünlük kurması Türkiye’nin güney sınırlarında yeni bir jeopolitik baskı oluşturabilir.

Hepimiz şu tabloyu net olarak görmeliyiz: eğer bölge tamamen kontrolsüz bir savaş alanına dönüşürse bunun ilk etapta siyasi, ekonomik ve güvenlik maliyetleri en fazla bölge ülkelerine çıkacak.

Bugün Lübnan’da yaşananlar aslında doğrudan tüm Orta Doğu’nun geleceğiyle ilgili. Gazze’de başlayan savaş şimdi sınırları aşmaya başladı. Eğer diplomasi başarısız olursa Lübnan cephesi yeni bir bölgesel savaşın merkezi haline gelebilir. Böyle bir senaryoda yalnızca Lübnan değil; Suriye, Irak, İran ve hatta Doğu Akdeniz’in tamamı da bundan etkilenecektir.

Netanyahu hükümeti kısa vadede askeri baskıyla sonuç almaya çalışıyor. Ancak Orta Doğu tarihi bize şunu defalarca gösterdi: bu coğrafyada savaşlar kolay başlar ama kolay bitmez. Ve çoğu zaman ilk ateşi yakanlar, sonunda kontrolü kaybedebilir ve ateşin doğrudan muhatabı olurlar.

Yani işin özü, bugün Lübnan semalarında dolaşan savaş uçakları yalnızca bir ülkeyi değil, bütün bölgenin geleceğini tehdit ediyor.