Dünyevileşme sinsilik aşamasını geride bıraktı, şimdilerde aramızda aleni bir şekilde dolaşıyor. Kıyamet aşısı olmamış o kadar çok kişi var ki uhrevi veçhesi olmayan bir dinin müdafileri gibiyiz. 

Din “bir şeylerden geçmek” değil, bir şeylere ulaşmak ve sahip olmak uğraşıymış gibi kalbe sirayet etmiyor. 

Kimi zaman kalbimizi yalayarak geçiyor.

Bir sosyalist hocam vardı lisede, anlattıkları içerisinde en çok aklımdan çıkmayan şey şuydu: “Bana dünya görüşüm itibariyle “materyalist” diyen bir meslek dersi hocası vardı daha önce çalıştığım İmam Hatip Lisesi’nde. Ona bir gün dedim ki, ‘Var mısın seninle bir karşılaştırma yapalım, bir senin evi gezelim bir de benimkini, bakalım hangisinde daha çok materyal var. Biliyorum ki beni materyalist olmakla suçlayan hocanın evinde benim yanına yaklaşamayacağım oranda ve de konforda materyal var, benim evimde ise kitaplarımın yanı sıra masam, sandalyem, döşeğim ve birkaç kap kacak dışında hiçbir materyal yok.” 

Teoride ukbacı pratikte dünyacı; itikatta uhreviye amelde dünyeviye mezhebine bağlıyız. 

Aslında biraz daha derinden baktığımızda bu durum laiklikten başka bir şey değildir. 

Dünya ile dinin arasını açarak gönüllü birer düalist, din ile devletin arasını tefrik ederek müntesip bir laikiz. 

Karşı durduğumuz şeylerin gerçekte karşısında olmadığımızı söylesem acaba abartmış mı olurum? 

Dünya malına sahip olamayıp var olanın mecburi şükrünü eda ederken son derece uhrevi, dünya malına kavuştuğumuzda, büyük maddi olanaklara sahip olduğumuzda kırk yıllık dünyevi gibi yaşayabiliyoruz. 

Dünyevileşmenin kendini sakladığı ve saklayamadığı birçok davranış şekli var günümüzde. Gündelik ibadetleri hızlıca, yuvarlayarak yapmak, müteaddit defalar umreye ve hacca gitmek bu kamuflaj yöntemlerinden en fazla dikkat çekeni. 

Eğer bu dışa dönük görünür ibadetleri insanların gözüne sokarak ne kadar çok yaparsanız dünyaperest olmanızı kimse umursamaz. 

Hâlbuki bu ibadetler (namaz, oruç, hac, umre) insanı dünyevi olandan, eşyadan arındırıp uhrevi, aşkın ve sonsuz olana yaklaştırdığı oranda anlam kazanır. 

Dünyada nasibini aramak ile dünyanın oyuncağı haline gelmeyi birbirine karıştıranlar mülkün Allah’a ait olduğunu mülk sahibi olmadıklarında hatırlar, fakat mülkiyete kavuştuklarında unutuverirler.

Dünyanın sınav yeri olduğuna ve kazandıklarından hesaba çekileceğine gerçekten inanan insanın en büyük derdi dünya olamaz. 

Biriktirdikleri içerisinde başkalarının hiç ulaşamadıkları da vardır. 

İnsan gece gündüz sayıp biriktirdikleri ile hemhal oluyorsa muhabbetini sadece oraya teksif etmiş demektir. 

Nereye daha fazla vakit harcıyorsanız kutsalınız oradadır artık. 

Mal, mülk, eşya ve para inanmış adama hiç yakışmayandır. Sadece ihtiyaçlar ve zaruretler insanın para ile ilişkisini haklı kılar. 

Dünyanın geçici olduğunu bilen paranın pulun fani olduğunu bilmez mi? 

Sadece ağırlığı, hacmi ve kütlesi olan şeyler değil dünyevileşen, soyut kavramlar, mücerret mefhumlar da metalaştı. Sözün, sesin ve anlamın da artık bir fiyatı ve tarifesi var. Dünya “hiç ücret istemeyenlerin” dikkate alınmayıp kenara konduğu bir yer artık. 

İnanan insanların birbirini sevmeyişlerindeki temel sebep de burada yatıyor: Maddi, biriktirilebilir ve sayılabilir olana karşı aşk derecesindeki bağlılık müminlerin yaratıcıya, yaratılana ve mümin kardeşine olan sevgisini hükümsüz kılıyor. 

İnsanla Allah, insan’la insan ve insanla tabiat arasına nesne, eşya ve madde giriyor. Sorsan kimse materyalist değil, ama herkesin gündemini materyaller belirliyor. 

Dünyanın bütün aziz toprakları birer birer işgal ediliyor. Ama en acımasız ve korkunç olanı insanın ve insanlığın kafası ve kalbiyle işgale uğraması.